Amerika! Miami, Florida
Hello!
Yeni bir kıtayla(Kuzey Amerika) ve yeni bir seyahat yazısıyla karşınızdayım. En son yurt dışında Bosna’ya, yurt içinde de Batı Karadeniz tarafına gitmiştim. İkisinin de yazısı mevcut, okuyabilirsiniz 🙂
Nereden çıktı bu Amerika?
Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim, 2024 Temmuz’dan beri Amerika vizem vardı ama bir türlü gidecek fırsatı bulamıyordum. Orada 4/5 farklı yerde arkadaşlarım vardı ve beni devamlı çağırıyorlardı sağ olsunlar. Yıl bitmeden gideyim dedim, soğukta gezmeyi sevmediğim için şu an kışta olan eyaletleri eledim. En mantıklı seçenek Eray’ın yanına yani Miami’ye gitmekti.
Planlama Aşaması
Planlama aslında pek zor olmadı. Daha önce vizeye başvururken Miami’yi araştırmıştım o yüzden biraz aşinalığım vardı. Birkaç video izleyip blog okudum yeterli oldu. Zaten Eray’la birlikte olacağım için biraz da ona güveniyordum. Yapmak istediğim belli başlı şeyler vardı, ona göre planlamamı yaptım. NBA maçına gitmek istiyordum, ticketmaster’dan Heat-Kings maçına bilet aldım 67$ tuttu. Scarface ve GTA Vice City‘de geçen Ocean Drive‘da turlamak istiyordum, Temu’dan Tommy Vercetti gömleği aldım 🙂 Miami Beach bölgesinden bir hostele rezervasyon yaptım. Eray da orada araba kiralama işlerini halletti. Airalo’dan sınırsız internet paketli E-Sim satın aldım, o da 21$ tuttu. Dil olarak bir hazırlığa ihtiyacım yoktu, Miami’de İngilizce ve İspanyolca konuşulduğu için iki dilde de derdimi anlatabilirdim 🙂
O zaman bir Amerikan şarkısı dinleyelim ve başlayalım!
Birinci Gün: The Sunshine State!
Başlığın anlamını en son anlatacağım. Şimdi uçuştan birkaç saat öncesine gidelim.. 5 Aralık Cuma günü, her zamanki gibi bir gündü. İşe gittim, akşam vardiyası, biraz yoğun bir gündü. Vardiya sonuna doğru hasta oldum, burnum akmaya başladı. Eve geç gidebildim, valizimi son kez kontrol edecek vaktim yoktu. Tüm aksilikler üst üste gelmeye başlamıştı. Geç kaldığım için taksi çağırıp havalimanına gittim. Check-in kapanmadan son dakika yetişip bagajımı verdim, biniş kartımı aldım ve hızlıca şu fotoğrafı çekerek kapıya koştum.
Kapıya gittiğimde boarding devam ediyordu, sıraya girecekken ekstra bir güvenlik araması yapıldığını fark ettim. Uçağa binmeden önce farklı bir şirket tarafından kapıda bir kontrol daha yapılıyor. Bu aramadan ilk kez geçmiştim çünkü bu ekstra arama ABD ve İngiltere uçuşlarında yapılıyor. Uçağa geçerken önümde bir çift vardı ve farklı koltuklarda uçacaklardı, benim koltuğumun birine yakın olduğunu fark ettim ve gidip isterseniz siz benim koltuğumda oturun en azından daha yakın olursunuz dedim. Bu teklif karşısında çok mutlu oldular, kabin amiriyle konuşup koltuklarımızı değiştirdik. Yeni koltuğuma gidip yerleştim, iki erkeğin ortasında oturacaktım. Bu benim orta koltuktaki ilk uzun uçuşum olacaktı ama sorun değildi önemli olan bu uçağa binebilmekti 🙂
Uçuş başladı, yanımdakilerle tanıştım. Sağımda(cam kenarında) oturan Miami’de yaşayan Esat isminde bir gençti ve bana “Miami hakkında tavsiyeye ihtiyacın varsa yardımcı olabilirim” dedi. Ben de süper olur dedim ve telefonuma kaydettiğim haritayı açarak sorular sormaya başladım. Solumda(koridor) tarafında oturan ise Armağan abi, kendisi yat kaptanı ve çok kaliteli bir insan. Onunla da yol boyunca sohbet ettik, eşi bizim şirkette çalışıyormuş ve hatta aynı memleketten çıktık 🙂 Yani koltuk değiştirerek yaptığım küçük bir iyiliğin sonucunda çok değerli iki insanla tanışmış oldum. Uçuş 12 saat civarında sürecekti, çok yorgun ve çok açtım.
İlk yemeğimiz geldi, karnımı doyurup uyurum diye düşündüm. Rahat uyuyabilmek için yanında ayran istedim.
Yemekten sonra uyumaya çalıştım ama her ne kadar yorgun olsam da uyuyamadım. Esat’ın da uyuyamadığını fark ettim ve sohbete başladık. Amerika’ya gidiş macerasını anlattı, orada yaşamanın ve çalışmanın artılarını eksilerini konuştuk. Keşke senin yerinde olsaydım dedi, neden diye sordum. İlk kez Amerika’ya geliyorsun, güzel plan yapmışsın, çok eğleneceksin dedi. İnişe birkaç saat kala da kahvaltı ikramı geldi, omletli çaylı güzel bir kahvaltı yaptık. Sabahın ilk ışıklarıyla Miami’ye iniş yaptık. Uzun ama keyifli bir yolculuk olmuştu. İndikten sonra Esat ve Armağan abiyle hatıra fotoğrafı çektirdik.
İndikten sonra pasaport kontrole geçtik, yarım saat kadar bekledikten sonra sıra bana geldi. Polis bana how you doin’ dedi. Şaşırmıştım, polisten daha resmi bir konuşma bekliyordum 🙂 İyiyim, siz nasılsınız dedim ve pasaportumu uzattım. Nerede kalacağımı, ne iş yaptığımı, kaç param olduğunu sordu. Sonra da parmak izi için sağ elinin dört parmağını makineye koy dedi. Elimi makineye koydum ama okumuyordu. Elimi sildim tekrar denedim, yine okumadı. Yeterince bastırmıyorsun diyerek polis yardımcı olmaya çalıştı, yine olmadı. Ben yavaştan paniklemiştim, neden okumuyor, parmak izim alınamazsa ne olacak diye düşünüyordum. Polis dedi ki “Parmakların kuru o yüzden okumuyor, parmak uçlarını nemlendirebilir misin” Ben de düşündüm, çantama baktım, ıslak mendilim yoktu sadece yarım şişe bir su şişesi vardı. Yapacak bir şey yok diyerek çıkardım suyu elime döktüm, sıradakiler bu ne yapıyor gibisinden bana bakıyordu 😀 Polis “tamam o kadar yeterli” dedi ben de parmaklarımı hafif nemli bıraktım ve o şekilde okuttum, hemen okudu makine 🙂
Havalimanından dışarı çıktım ve beni almaya gelen Eray’la buluştum. Mustang’e bindim, evet Mustang kiralamıştık. Erayın arabası vardı zaten ama madem Amerika’ya geliyoruz, hakkını verelim diye Turo uygulaması üzerinden diye 2/3 günlüğüne güzel bir araba kiraladık. Eray beni Denny’s adında bir kahvaltıcıya götürdü. Çok aç değildim ama bir şeyler atıştırıp sohbet ettik.
Bir filtre kahve içip cevizli turta yedim, Eray da omletli kahvaltı yaptı. Kahvaltıdan sonra South Beach’te tura çıktık, Eray arabayı verdi, biraz sür dedi. Güçlü, büyük bir arabaydı, üstünü açıp meşhur Ocean Drive caddesinde sürdüm. Colony Otel‘in orada durup Scarface filmindeki detayları inceledik.
Aslında kalacak yer araştırırken bu oteli de gördüm, fiyatı da diğerlerinden çok pahalı değildi ama kötü yorumlar yüzünden vazgeçtim. Bildiğiniz üzere filmdeki bir sahne bu otelin önünde geçiyor. Otelin yanındaki eve giriyorlar ve orada çatışma çıkıyor. Girdikleri evin altında şimdilerde CVS var. CVS 7/24 açık olan eczane/market karışımı bir dükkan zinciri. Daha sonra sahilde biraz yürüdük. Aslında hiç halim yoktu, duş alıp uyumaya ihtiyacım vardı ama Eray küçük bir tur yapalım daha sonra detaylı gezeriz buraları dedi, ben de tamam dedim. Önceki gece soğuk algınlığına yakalandığım için hava sıcak olsa da hala üşüyordum ve üstümdeki montu çıkarmamıştım. Miami’de montla gezen tek kişi olabilirdim 🙂 Fotoğraf çektirmek istemiyordum üzerimde uçakta giydiğim eşofmanlar vardı ve yorgun gözüküyordum ama Eray zorla saatin önünde fotoğrafımı çekti:
İyi ki de çekmiş çünkü daha sonra buralara hiç uğrayamadım. Yeri gelmişken bahsedeyim saatin üzerinde yazan Miami Beach aslında plaj veya sahil değil, bir şehir ismi. Miami Beach Florida eyaletinde bir şehir. Miami Beach şehri anakaradan ayrı bir ada ve bu ada köprülerle anakaraya bağlanmış. Eray da Kendall adında ayrı bir şehirde yaşıyor. Daha net açıklamak gerekirse:
Umarım bu harita yardımcı olmuştur 🙂 Eray beni hostele bıraktı, akşam görüşmek üzere vedalaştık. Şimdi soracaksınız neden Eray’da kalmadın da hostelde kaldın diye. Çok mantıklı bir soru, çünkü Eray iki pilotla birlikte yaşıyor eve misafir alması yasak. 6 ay önceye kadar kendi evi vardı o zaman gitseydim onda kalabilirdim hem birlikte daha rahat plan yapardık hem de 450$ cebimize kalırdı… Evet maalesef Miami’de otel fiyatları çok pahalı. Ortalama bir hostel bile 7 günlük 450$ Eğer iyi bir otelde kalsaydım yaklaşık 1000$ vermem gerekecekti. Hostele girip check-in yaptım ve odama geçtim. Uyumadan önce telefonumu şarja takacaktım ama Amerikan tipi adaptörüm olmadığı için telefonumu şarj edemeden yattım. Uyandığımda hava kararmıştı, odada biri bir şeyler yerleştiriyordu, belki de onun sesine uyanmıştım. Gözlerim yarı açık şekilde doğruldum, bir kızla göz göze geldim. Bak neler aldım diyerek elindeki elektronik ürünleri gösterdi. Ben de uyku sersemi bir şekilde “aa ne kadar da güzel” dedim. Nereli olduğumu sordu ve sohbete başladık. İsmi Bianca’ymış, Polonya asıllı Arjantinliymiş ve Buenos Aires’te avukatlık yapıyormuş. Telefonuma bakınca şarjımın çok düşük olduğunu gördüm ve Bianca’ya priz için dönüştürücüyü nereden bulabileceğimi sordum. Hızlıca bir yerden dönüştürücü çıkardı ve al senin olsun dedi. Elindeki fazlalıkmış, bana hediye etti sağ olsun. Ben de ona Türkiye’den getirdiğim Züber çikolatadan hediye ettim 🙂
Eray’ın yanına gitmek üzere hazırlanıp çıktım. Hostelin arka caddesinden 100 numaralı otobüse bindim. O kadar kötü bir otobüstü ki, koskoca Amerika’nın nasıl böylesine kötü bir toplu ulaşımı olabilir diye hayretler içinde kaldım. Çok fazla trafik vardı, 11 kilometrelik yolu bir saatte gittik. Bayside Marketplace‘de Eray’ın tanıdığı Fatih abinin işlettiği Lombardi adındaki restorana gittim, Fatih abiyle tanıştım ve akşam yemeği yedim.
Kamera netlememiş, biraz bulanık çıkmış kusura bakmayın 🙁 Amerika’da da Japonya’da olduğu gibi suyu yemeğin yanında ücretsiz getiriyorlar. Makarnayı çok beğendim, yemekten sonra biraz liman manzarasını izleyip basket maçını izlemek üzere Kaseya Center’a doğru yürüdüm. Dışarıda bilet kontrolü yapan güvenliklere biletimi gösterdim, farklı ülkeden misin diye sordu, evet dedim. Heat.com/managetickets adresine girip karekod üretmen gerekiyor dedi. Normalde Ticketmaster uygulamasından karekod üretebiliyoruz ama Ticketmaster uygulaması Türkiye bölgesine kapalı yani uygulamayı indiremiyoruz. Hızlıca halledip içeri girdim.
Bu fotoğrafı Arjantinli bir çocuk çekti, atkıyı görünce tanıdı 🙂 Stadın girişinde Miami Heat efsanesi Dwyane Wade’in heykeli vardı. Koltuğuma geçmeden önce biraz yeme-içme alanlarını gezdim. Şunu fark ettim, insanlar buraya yemeye, içmeye, eğlenmeye geliyorlar. Herkes bir şeyler yiyor, içerisi kızarmış yağ kokuyor. Amerika hakkında ilk izlenimlerimi söylemem gerekirse tek kelimeyle aşırı derim. Her şey AŞIRI. Yollar aşırı geniş, ülkenin yüzölçümü aşırı büyük, arabaların motorlar aşırı güçlü, yemekler aşırı kalorili, içecekler aşırı büyük, klimalar aşırı soğutuyor, müzikler aşırı gürültülü, insanlar aşırı rahat… Yani Avrupa’daki minimalistlik, sadelik, sakinlik ve çevrecilik yok.
Koltuğuma geçtim ve maç öncesi şovları izledim. Maç saati gelince önce ABD milli marşı okundu sonra da yine bir şovla oyuncular anons edildi. Stadyum çok gürültülü ve çok soğuktu, maç başlasa da müzik kesilse diye bekledim. Maç başladı ama müzik kesilmedi, son ses müzikle taraftarı gaza getirmeye çalışıyorlardı 😀 Avrupa’da böyle bir şey yok, maç başlayınca anons da müzik de kesiliyor sadece parkenin ve taraftarın sesi kalıyor geriye. Maç önce çekişmeli gitse de 2. çeyrekte farkı açtı. Stadyum o kadar soğuktu ki gömlek giymeme rağmen üşüdüm. Klimalar yukarıdan kış rüzgarı gibi esiyordu adeta. Her ne kadar ekranları, müzikleri ve dansçıları senkronize bir şekilde kullanıp bir şov sunsalar da Euroleague maçındaki heyecanı yaşayamadım. Belki de maçla ilgilidir, sezon sonuna doğru daha çekişmeli maçlar olabilir.
Devre arasında Heat takımının suyunu görüp merak ettim, neymiş bu diyerek aldım ama bildiğin suymuş, 6$ dolar verdim bu suya 🙂 Desteklemediğim bir takımın maçını izlediğimden bir süre sonra sıkıldım, zaten çekişme de kalmamıştı. Tribünler deseniz uyuyor, ne bir tezahürat ne bir baskı hepsi yemek yiyor 😀 Maç esnasında bolca bir şeyler dağıtıyorlar, sponsorlardan indirim, yiyecek, içecek devamlı bir şey var. Ben de az kalsın bir pizza alacaktım ama üşendim 🙂 Şöyle bir kartondan parmak aldım, bir tavuk markasına indirim veriyormuş ama ben sadece hatıra kalsın istedim:
Burnie adında bir maskotları var, bazen eline tencere alıp çalıyor bazen insanlara salça olup güldürmeye çalışıyor. Basketçiler arasından Bam Adebayo ve Jaime Jaquez Jr‘u beğendim. LeBron James de zamanında Heat’te oynamıştı. Bu takıma birkaç yıldız daha lazım böyle olmaz 🙂 Maç bitti Eray’ın yanına geçtim. Beni Bayside’daki meşhur dönme dolaba bindirdi. Dönme dolap tam tepedeyken şöyle bir akşam manzarası vardı:
Ardından Eray beni hostele bıraktı, ertesi sabah için sözleştik. Uzun bir gün olacaktı…
Şimdi günün başlığı olan The Sunshine State‘i açıklayayım:
Amerika’da 50 eyalet var biliyorsunuz ve bu eyaletlerin hepsinin bir lakabı var. Örneğin New York: The Empire State, California: The Golden State. Florida da The Sunshine State. Bence çok güzel bir lakap, tam uymuş. Ayrıca her eyaletin araç plakaları da farklı tasarıma sahip. Florida’nınki çok tatlı, bakınız:
İkinci Gün: E Pluribus Unum!
Morning!
Erkenden kalkıp hazırlandım, bugün Amerika Askeri Tesisi’ne gidecektik. Ne alaka dediğinizi duyar gibiyim 🙂 Eray’ın eski ev arkadaşı Kadir abi rezerv orduda asker, şansıma da o gün Family Day etkinliği varmış. Eray ve beni davet etti, ben de tabi ki böyle bir fırsatı kaçırmayarak seve seve katıldım. Eray beni aldı ve yola koyulduk, yolda şöyle bir şeyle karşılaştık:
Bu Mustang bizdekinden daha yeni de daha güçlü olan Shelby GT 5.0 modeliydi. Bizdeki araç da gürültülüydü ama bunun sesi çok başkaydı. Trafikte yan yana geldik, camı indirdik genç bir kız sürüyordu arabayı. Hit the pedal(Gazı kökle) dedik ve bize böyle bir şov yaptı. Gerçekten çok havalıydı 🙂
Askeri tesise ulaşıp Kadir abiyle buluştuk, önce bir tur attırdı ve bizi komutanlarıyla, arkadaşlarıyla tanıştırdı. Kadir abi aslında tır şöförü ama bir yandan rezerv orduda çavuş. Amerika’da böyle bir imkan var, hem kendi mesleğini icra edip hem de ayda birkaç gün Army Reserve‘de çalışabiliyorsun. Böylece ordunun imkanlarından da faydalanmış oluyorsun. İçeride askeri araçların içine binip içtimalarını izledik. Yaklaşık bir saat vakit geçirdikten sonra tam çıkacakken iki tane kadın askerin ellerinde belgelerle fotoğraf çekildiğini gördük. Kadir abi ne olduğunu sordu, onlar da yüzbaşı(Captain) rütbesine terfi olduklarını söylediler. Neden bilmiyorum ama biz de onlarla fotoğraf çekilip terfi almalarını kutladık 🙂
Captain diyince aklınıza Captain Price geldi değil mi 🙂 Dışarı çıkınca Kadir abinin ordudan arkadaşına rastladık. Kendisi polismiş ve aynı zamanda rezerv orduda görev yapıyormuş. Bize polis arabasını gösterdi, teçhizatlarını detaylı anlattı. Ardından hazır boş arazi bulmuşken hepimiz Mustang ile artist pozu verdik:
Karnımız acıkmıştı, Twin Peaks adında bir spor bara gidip hem yemek yiyelim hem de maç izleyelim diye düşündük. Sports Bar’lar Amerika’da çok yaygın, dev televizyonlarda maç(genelde Amerikan futbolu) izleyip bir şeyler yiyorlar. Gidip bir masaya oturduk, garson gelip bize hangi maçı izlemek istediğimizi sordu. Real Madrid’in maçını açabilir misiniz dedik. Masamızın yanındaki televizyonda Real Madrid maçı açıldı. Tüm bar Amerikan Futbolu izliyor, bağırıyor çağırıyordu 🙂
Ortam ve masa bu şekildeydi. Hamburger menüsü söyledik, biraz pahalı olsa da oldukça doyurucu ve lezzetliydi. Yemeğimizi yemiştik ama Real Madrid maçı daha bitmemişti, Arda oyundan çıkınca biz de kalkalım dedik daha izlemedik 🙂
Merkeze Little Havana bölgesini gezmeye gittik. Burası adı üzerine Havana(Küba) ruhunu yansıtan bir bölge. Zaten Miami Küba’ya çok yakın olduğu için çok fazla Kübalı var. 7 günlük gezim boyunca tanıştığım insanların yarısından fazlası Kübalıydı. Hatta Miami ile ilgili şöyle bir istatistik var: Miami’de yaşayanların %70’i İspanyolca konuşuyor. Oldukça yüksek bir oran… İlk durağımız Domino Park.
Aslında burasının pek bir olayı yok, sadece emekliler domino oynuyorlar 🙂 Meşhur cadde olan Calle Ocho üzerinde yürüyerek La Colada Gourmet adlı bir kafeye oturduk. Eray’a dedim ki burada sadece İspanyolca konuşacağız, hiç İngilizce konuşmayacağız. O da tamam dedi, Eray 3 yıldır Miami’de yaşadığı için ve birçok Latino arkadaşı olduğu için İspanyolca biliyordu. Birer tane Küba kahvesi ve Arroz con Leche söyledik.
Çok tatlı bir kafeydi, ürünleri de beğendik. Arroz con leche ise bildiğiniz sütlaç 🙂 Sadece sütlaca göre daha az şekerli ve üzerine tarçın ekliyorlar. Ardından cadde üzerinde yürümeye, etrafı seyretmeye devam ettik. Duvarlar grafitlilerle kaplıydı, bir tanesini göstereyim:
Yine caddede yürürken bir çamaşırhane gördük. Hep dizi/filmlerde görüp merak ederdim, içeri girdim. Dev makineler ve yoğun deterjan kokuları arasında insanlar yıkama veya kurutmaya koydukları çamaşırlarının bitmesini bekliyordu. Amerika’da apartmanlarda genelde bir çamaşır odası oluyor ve tüm apartman ortak kullanıyor.
Yürümeye devam ettik, Azucar adında çok güzel tasarıma sahip bir dondurmacıya rastladık. Girip deneyelim dedik, birer top aldık. Hayatımda yediğim en iyi dondurmalardan biriydi ve top o kadar kocamandı ki bitirmek için baya efor sarf ettik 🙂
Little Havana’dan sonra Eray beni Miami’deki favori manzara noktası olan Key Biscane’e götürdü. Kendisi buraya özellikle geceleri devamlı geliyormuş ve Miami siluetini izliyormuş. Burada da fotoğraf çekildim ama pek iyi çıkmadığı için buraya eklemiyorum, video kısmını instagramdaki gönderime ekledim. Eray “Haydi golf oynamaya gidelim” dedi. Daha önce hiç golf oynamamıştım ama denemek istiyordum. Hadi gidelim dedim. Topgolf diye bir yere gittik. Burası hem restoran hem de golf pistine sahip bir oyun alanı.
Yarım saatlik açtırdık, oynamaya başladık. Acemiler için bir golf sopası seçip vuruş yapmaya başladım. Yarım saat doldu ama bize yetmemişti, bi yarım saat daha uzattık. Bazen topu kaçırıyor boşa vuruyordum, bazen de top saçma sapan bir yere gidiyordu ama günün sonunda güzel vuruşlar yapmaya başladım. Topun düştüğü yerlere göre puan veren bir oyun sistemi vardı. Çok eğlenceliydi, kesinlikle herkese tavsiye ederim. Buraya bir saat için 60$ ödedik.
Tenisten sonra Miami’nin meşhur eğlence mekanlarından E11even’da dans şovu izlemeye gittik ve oradan da Eray beni hostele bıraktı. Dolu dolu bir günü noktalamıştık.
Şimdi gelelim başlığa: E Pluribus Unum. ‘Çokluk içinde birlik’ anlamına gelen Latince bu cümle Amerika’nın sloganı. Her milletten, her ırktan, her dinden, her renkten milyonlarca insanın bir araya gelip tek bir ülke için çalışması, üretmesi, savaşmasını en iyi özetleyen cümle olabilir. 50 farklı eyalet, hepsi ayrı bir devlet gibi ama sonuçta hepsi Birleşik Devletler olarak bir olabiliyor.
Bu slogan bozuk paraların üzerinde de yazmaktadır ve aynı zamanda şu an yayında olan Pluribus adlı dizinin isminin de kaynağıdır.
Ben de hem Amerikan ordusunu görüp hem de Amerika’nın en klasik aktivitelerini yaptığım için bugünün başlığına bu sloganı yazdım.
Üçüncü Gün: Miami Vice!
Good afternoon!
Böyle diyorum çünkü yoğun geçen bir günün ardından öğlene kadar uyumuştum. Bugün Miami Beach civarını gezip kendimi çok yormayacaktım. Hava her zamankinden biraz daha serin ve yağmurluydu. Hostelin altındaki restorana inip etli quesadilla aldım.
Fena değildi, oldukça doyurucuydu. Yemekten sonra otobüse binip Lincoln Road‘a geçtim. Hava güzel olsa yürüyebilir veya bisiklete binebilirdim ama yağmur ve rüzgar vardı. Lincoln Road, lüks mağazaların bulunduğu şık bir cadde. Boydan boya yürüdüm, fena bir yer değildi ama mutlaka görülmesi gereken bir yer değil bence 🙂 Yürürken şöyle bir robota rastladım, sonradan birçok kez bu tarz teslimat robotlarına denk geldim:
Robotlar dünyayı ele geçirir mi dersiniz? 🙂 Apple mağazasını görünce girip telefonumu değişme şansımı sormak istedim. Telefonumu Trade in yöntemiyle değişmek için yetkili bir Apple teknisyeninden destek aldım. Bana değişim yaparsam elimdeki telefona 200$ değer biçeceklerini söylediler. Ben de peki arıza kaydı belgesi verebilir misiniz, çünkü ülkeme döndüğümde kayıt etmek için 1000$ gibi bir para ödemem gerekiyor dedim. Bana bunu yapamayacaklarını söylediler, ben de trade in işlemini yapmadım. Hali hazırdaki telefonum 200$’dan çok daha fazla ederdi ve üzerine 50 bin lira kayıt parası ödemek pek mantıklı değildi. Yani elimdeki telefonumla devam edecektim, zaten iyi durumdaydı 🙂
Lincoln Road’u gezip bitirdim ve Couchsurfing’ten Karolina adında Polonyalı bir gezginle buluştum. Karolina İsveç’te yaşayan bir araştırmacı. Kolombiya’ya giderken Miami’de aktarma yapmış ve birkaç saat zamanı varmış. Birlikte Española Way’i gezdik.
Bu sokağı sevdim, Lincoln’den daha samimi hissettirdi. Ne kadar şık ve lüks olursa olsun ruhu olmayan şeyleri sevmiyorum. Latin kültürü bana hep daha sıcak gelmiştir. Sonrasında bir şeyler yemek için La Mulata adlı restorana oturduk. Eray da gelip bize katıldı, hep birlikte bir şeyler yiyip sohbet ettik. Garson tres leches adında hepimizin bildiği o tatlıyı önerdi. Ben de bunu balkanlarda yedim biliyorum dedim, bu farklı mutlaka dene dedi. Evet şekli farklıydı, üzerinde krema vardı. Tadı da daha az şekerliydi. Bu ikisine 20$ ödedim.
Karolina’nın İngilizcesi çok duru ve anlaşılırdı. Amerikalıların konuşmasına daha tam olarak alışamamıştım. Yani kesinlikle Avrupa’daki gibi bir İngilizce yoktu. Hello, how are you gibi kalıplar kullanılmıyordu. Çok fazla harf yutma ve slang(sokak ağzı) vardı. Örneğin bir yere girdiğinizde direkt olarak “How you doing” diyorlar ve yanıt beklemiyorlar. Yani ne yaptığını, nasıl olduğunu merak etmiyor aslında, yalandan söylüyor 🙂 Ben de bu tarz laf olsun diye sorulara çok gıcık olurum. Türkçe’deki “naber” gibi, İspanyolca’daki “que tal” gibi söylemek için söylenen kalıplardan nefret ederim. Bir de devamlı “have a good one” diyorlar, belki bu tarz konuşma Amerika’nın güneyine(southern) özgüdür, batı yakasına veya New York’a gidersem kıyas yapacağım 🙂 Eray’ın kuzeninin uçağı inmek üzereydi, havalimanına onu almaya gidecektik. Karolina da havalimanına gidecekti, güzel denk gelmişti. Karolina’yı havalimanına bırakıp Eray’ın kuzeni Zeynep’i aldık. Zeynep’le daha önce İstanbul’da tanışmıştık, o da havacı. 10 gün Miami’de kalacaktı ve konakladığı otel Ocean Drive’daydı. Seyahatimin kalan günlerinde Eray, Zeynep ben hep birlikte gezdik. Zeynep’i Colony Otel’in yanındaki oteline bıraktıktan sonra biz de Eray’la Vice City moduna girdik 🙂 Tommy Vercetti gömleğimi giyip tıpkı oyundaymış gibi fotoğraflar ve videolar çektik.
Bu oyun bizim neslim çocukluk oyunudur. Sonrasında çıkan San Andreas daha gelişmiş ve kapsamlı olsa da Vice City’nin tadı bir başkaydı. Vice City’deki harita Miami’de geçiyor, bu otel de oyunda mevcut. Tıpkı Scarface filmi gibi.. Zaten bu oyun da Scarface’ten ilham alınarak yapılmış, oradaki Tony Montana buradaki Tommy Vercetti.
Bu videom çok beğenildi, sanırım müzik ve görüntü bizim kuşağı eski günlere götürdü. Bu arada eğer Miami’ye gitmeyi düşünen varsa bu gömleği verebilirim, aklınızda olsun 🙂 Burada birkaç fotoğraf video çekildikten sonra Eray’ı evine bıraktım ve ben arabayla hostele döndüm. Araba bende kalacaktı çünkü Eray yarın Bahamalar’a gidiyordu. Biz de Zeynep’le Everglades’e gidecektik. Eray neden Bahamalar’a gidiyor? Çünkü öğrenci olduğu için yılda bir kez ülkeden çıkış yapması gerekiyor. Geçen sene Türkiye’ye gelmişti, bu sene de prosedür gereği Bahamalar’a günübirlik gidip gelecekti. Aslında günübirlik olmasa ben de onunla gidip orayı görmek istiyordum ama sadece birkaç saat vakti olacaktı, havalimanından çıkmadan dönüş yapacaktı Miami’ye. O yüzden gitmek pek mantıklı değildi, belki ilerde cruise gemisiyle gidebilirim, Eray daha önce cruise ile gitmiş ve çok memnun kalmıştı.
Gün başlığında da hem Miami Vice adındaki diziye hem de GTA Vice City oyununa atıf yapmak istedim.
Dördüncü Gün: Crocodile!
Wake up, buttercup!
Erkenden kalkıp hazırlandım, hava kapalı ve dünkü gibi yine yağmurluydu. Zeynep’i kaldığı yerden aldım ve Everglades’e doğru gitmeye başladık. Sabah trafiğiyle yol bir saatten fazla sürmüştü. Evet trafik vardı, ne kadar sınırsız araziniz ve bütçeniz de olsa trafiği engelleyemiyorsunuz anlaşılan… Trafik olmasının bir sebebi de Art Basel etkinliğiydi. Her yıl Aralık ayında Miami’de sanat çadırı açılıyor, burada bazı eserler satılıyormuş. Yolda giderken öyle bir yağmur yağdı ki silecekler zor yetişiyordu. Everglades’e ulaştık, botla safari turuna kaydolmak için gişeye gittik ve biletlerimizi aldık. Kişi başı 48$ ödedik. Görevli bize turun 40 dakika sonra yapılacağını söyledi. Biz de hemen yandaki kafede oturup bir şeyler atıştıralım dedik. İçimiz ısınsın diye çay içtik, sonrasında da hediyelik eşya dükkanından üstümüze giymelik bir şeyler baktık. Çünkü hafif yağmur yağıyordu ve bot da hız yapacağı için daha çok üşüyecektik. Birer tane ince yağmurluk aldık ve artık bot turuna hazırdık.
Yaklaşık 10 kişilik bir grupla bota bindik, hepimize birer kulak tıkacı dağıttılar. Bot kaptanı bazı bilgiler verdi. Bu şekilde üstten pervaneli bot kullanmalarının sebebi suyun derinliğinin çok az olması ve pervaneyi suya değdirerek doğal yaşama zarar vermek istememeleriymiş. Bu doğal yaşam alanında yalnızca timsahlar değil, flamingolar, yılanlar ve ayılar da varmış. Yuvarlak çizip timsah arayacağız dedi ve motoru çalıştırdı. Pervane çok gürültülüydü, bu yüzden kulak tıkacı dağıtmışlardı. İlkten çok güzeldi ama bir süre sonra üşümeye başladık 🙂 Yaklaşık 10 dakika boyunca çalılıkların arasından geçerek ilerledikten sonra kaptan bir yere yanaştı. Bakın timsah dedi, bi baktık timsah kafasının yarısını çıkarmış öylece bekliyordu. Sonra yine turumuza devam ettik, kaptan resmen suda drift yapıyordu. Rüzgarın da etkisiyle daha da üşümüştüm. Sonra birkaç timsah ve flamingo gördük onların yanında durduk. Kaptana dedim ki “neden bu kadar az timsah var” hava yüzünden dedi. Meğer timsahlar kapalı havalarda suyun üzerine çıkmıyormuş, genelde güneşli havalarda görünüyorlarmış. Şansımıza hava kötüydü ama yine de timsah görmüştük.
Yaklaşık 40 dakika süren tur bitti, bizi timsah besleme şovuna yönlendirdiler. Bir kadın elinde yılanla çıkageldi 🙂 Bize Florida yılanlarından bahsetti:
Sonra da orada yetiştirdikleri timsahların yanına giderek onları besledi ve bize timsahlar hakkında bilgiler verdi. Timsahlar tam ağızlarını kapadıkları anda müthiş bir ses çıkıyordu, bir hidrolik pres makinası gibi güçlü bir ses. Çeneleri 3 tona kadar basınca sahipmiş, yani kemiklerimizi parçalamaya hayli hayli yeter 😀
Bu şovdan sonra da yavru bir timsahla fotoğraf çekilmek ister misiniz dediler. Biz de olur dedik, çenesi bağlanmış bir yavru timsah getirdiler ve onla 5$ karşılığında fotoğraf çekildik.
Timsah demişken Amerikanlar vedalaşırken ‘see you later, alligator‘ diyormuş ve buna karşılık da ‘after a while, crocodile‘ diyip gülüyorlarmış. Tam bu eyalete uygun bir şaka değil mi 🙂 Bu arada şu bilgiyi de vereyim, bizim gittiğimiz yer Everglades’in sadece bot turu yapılan küçük bir kısmı. Everglades’in tamamı 7.800 mi² yüzölçümüyle yaklaşık Ankara kadar!
Nasılım ama tül perde giymiş gibi çıkmamış mı 😀 Tur bittikten sonra Dolphin adında alışveriş merkezine geçtik. Her ne kadar tekstil ülkesi olsak da bazı markalar ülkemizde aşırı pahalı. Ben de hazır buraya gelmişken ihtiyaçlarımı almak istedim. İlk olarak Ross adındaki her markanın yer aldığı kocaman bir mağazaya girip ürünlere baktım.
Burası bizdeki Boyner’e benziyor ama daha uygun olanı tabi ki 🙂 Özellikle ayakkabılar çok ucuzdu ama güzel bir ayakkabı bulamadım o yüzden de sırf almak için almak istemedim. Buradan bir kapşonlu sweat aldım 24$ tuttu bir de Samsonite valiz aldım, o da 100$‘dı. Sonra Calvin Klein, Lacoste ve Columbia’ya uğrayıp oralardan da bir şeyler aldım. Babam için bir mont aldım, kendim için de alacaktım fakat beden yoktu. En yakın nerede var diye sordum, görevli diğer mağazaları araştırdı ve Sawgrass Mills‘de var dedi. Daha sonra Eray’la Sawgrass’a gidip o aradığım montu da aldım. Sawgrass gerçekten büyük bir outlet, çeşitler bol yani alışveriş yapma niyetiniz varsa burayı tavsiye ederim. Burada şunu fark ettim ki alışveriş yapanların çoğu Latin Amerika’dan gelen turistler ve buradaki mağazalarda çalışan herkes(Amerikanlar dahil) ana dili gibi İspanyolca konuşuyor. Alacaklarımızı aldıktan sonra Eray’ı havalimanından almaya gittik. Bahamalar nasıl geçti diye sorduk, sadece havalimanında bi kahve içip döndüm dedi 🙂 Hepimiz acıkmıştık, Wynwood’a La Birra Bar adında bir hamburgerciye gittik.
Hamburger mükemmel ötesiydi. Ben normalde pek hamburger yemem, pek de aramam ama bu çok başka bir lezzetti. Burayı zaten Esat da önermişti, İspanya’da da şubeleri varmış, yolunuz düşerse uğramanızı tavsiye ederim. Arjantin menşeili bir restoran burası ve çalışanlar da Arjantinliydi. Hemen muhabbete girip biraz konuştuk, Latinlerle gerçekten güzel anlaşıyorum. Nedendir bilmiyorum ama Latinler en iyi anlaştığım millet ve hızlıca tanışıp kaynaşabiliyorum. Buraya da kişi başı 20$ ödedik. Yemekten sonra Wynwood’u gezip meşhur grafitileri görmek istedik ama hava yağışlı olduğu için sonra geliriz dedik. Kadir abi bizi Holywood’daki Hard Rock’a çağırdı. Biz de Zeynep’i oteline bırakıp Hard Rock’a doğru sürdük.
Gitar şeklinde bir tasarıma sahip bu Hard Rock, hem otel, hem restoran hem de casino. Holywood Kaliforniya’da değil miydi sorduğunuzu duyar gibiyim. Evet orada da var, Florida’da var. Amerika çok büyük bir yer olduğu için artık yer ismi kıtlığı olmuş aynı isimleri vermişler, dünyadan da çok şehir ismi var, hatta Amerika’da Ankara bile var 🙂 İçeriye girip biraz turladık, çok pahalıydı gerçekten el sürülmüyordu. Shop kısmında koleksiyonum için magnet aldım sadece. Burada biraz gezindikten sonra Miami’ye döndük. Yol üzerinde benzinlikte durarak donut aldık. Bunu her uzun yolda yaptık. Chevron veya Seven-Eleven’a uğrayıp 1$’a donut alıp yiyorduk 🙂 Mustang’in bizle son günüydü, Eray arabayı ertesi sabah erkenden teslim edecekti. Doymuştuk arabaya artık, hatta fazla bile gelmişti çünkü hem araba çok yoruyor hem de çok yakıyordu. Yormasının sebebi muscle car dedikleri güçlü bir araba olmasıydı. Eray’ın Hyundai Elentra’sına geçtim, yine araba bende kalacaktı. Elentra’ya oturur oturmaz “ohh be” dedim. Çünkü bu araba alışık olduğum, rahat, basit bir arabaydı. Yani 30.000$ lık Mustang’i değil 3000$ lık Elentra’yı daha çok sevmiştim 😀
Hostele doğru yaklaşık 40 dakikalık bir yolculuk yaptım. Arabanın bende kaldığı günler Eray’ı bırakıp geri dönerken 2 saat zaman geçiyordu neredeyse. Dönüş yolunda tek başıma çok sıkılıyordum, bu yalnız sürüşlerde bana eşlik eden şey ise 97.3 Ryhtm of Miami radyo kanalı oldu. Bu radyoyu Eray açıyordu, ben de çok sevmiştim. Arabaya biner binmez açıp hit şarkıları, haberleri, bilgi yarışmalarını dinliyordum. Gece 2:30 civarı arabayı park edip hostele geçtim, ertesi gün yine erkenden kalkıp yola koyulacaktım.
Beşinci Gün: The Southernmost!
Wakey wakey,
Eggs and bakey!
Erkenden kalkıp hazırlandım, hava güneşli ve ılıktı. İşte hostelde kaldığım odanın manzarası:
Arabaya gidip bindim ve tam çalıştıracakken silecekte bir şey olduğunu farkettim. Kalkıp detaylı baktım, iki parça kağıt vardı. Evet korktuğum başıma gelmişti, ticket(ceza) yemiştim… İlk ceza arabayı trafiğe ters yönde park ettiğimden dolayı ikincisi ise 20 dakikalık park ücretini ödemediğimden dolayı gelmişti. Hemen açıklıyorum, önceki gece geç saatte geldim, boş bulduğum park yerine çektim, meğer ters yönmüş arabayı çevirip öyle park etmeliymişim. Bunu bilmiyordum, bilsem zaten o şekilde park ederdim. Diğer konu da ben önceki gece arabayı park ederken saat 02:30’u geçiyordu, o bölgede 03-09 arası park ücretsizdi yani yarım saatlik ödeme yapacaktım. Her zaman girdiğim ve park ödemesi yaptığım PaybyPhone sitesi o gün kredi kartımı kabul etmedi. 10 dakika ödeme yapmak için uğraştım, farklı kredi kartı denedim ama olmadı hata verdi. Saat geç oldu diye Eray’ı da aramadım, bir şey olmaz zaten 3’e çok az kaldı polis gelip onu görmez dedim. Şans işte bir kez yarım saatlik bir ödeme yapmadım onda da polis gelip ceza yazmış 🙂 2 ticket toplam 90$’dı, erken ödemeyle 70$ ödeyerek kapattım.
Bugünün planı şuydu; Zeynep’i alıp Eray’ın yanına gidecektim. Eray’ı da alıp uçuş okuluna gidip oradan bir uçak alacaktık ve Key West’e uçacaktık. Sonra orada bize 2 saatliğine bir araba vereceklerdi, gezip, denize girecektik sonra da yine uçakla Miami’ye dönecektik. Nasıl plan ama havalı değil mi? Eray’a Key West’e gider miyiz dediğimde bana “arabayla çok sürüyor, uçakla gideriz” demişti. Ben de “nasıl yani bu kadar basit mi” diye hayret etmiştim. Burası Amerika, burada her şey çok basit demişti.
Daha güzel canlansın diye harita ekledim. Key West Amerika’nın en güneyinde bulunan bir ada. Oraya giden yol ise adaların bağlanmasıyla oluşturulmuş, uzun, ince bir yol. Arabayla uzun sürüyor gördüğünüz üzere çünkü yol dar ve hız limiti var. Eray’ın yanına gittik, Mustang’i teslim etmişti. Arabaya bindi ve size kötü bir haberim var, bugün müsait uçak yokmuş maalesef dedi. Yarın da bir tane müsait uçak varmış, o da 12’ye kadar müsaitmiş. Sağlık olsun dedik, mecburen arabayla Key West’e doğru yola koyulduk. Yol şöyle bir şeydi:
Evet araba sürmesi keyifli bir yol, bir yanınızda körfez denizi, diğer yanınızda Atlantik Okyanusu. Burası özel bir yoldu, burada araba sürmek güzel bir deneyimdi. Fakat bir sorun vardı ki yol bitmiyordu 🙂 Yol üzerinde balık tutan insanlar gördük, köprü gibi bir yerde mola verdik.
Bu körfezin ismi 400 yıldır Meksika Körfeziydi ama Trump bunu değiştirerek Amerika Körfezi yaptı. Şu an Google Haritalarda da Amerika Körfezi olarak gözüküyor 🙂 Trump rahat durmuyor, Kanada’yla, Danimarka’yla, Venezuala’yla devamlı uğraşıyor… Sıkıldıkça şoför değiştik, şarkılar açtık, sohbet ettik. Yani buraya uçakla gelmek gerçekten güzel olabilirdi 😀 3 saatten fazla süren yolculuk sonunda Key West’e ulaştık. Önce Amerika’nın en güney noktasının sembolü olan anıta gidip fotoğraf çekildik.
Gördüğünüz üzere anıtta en güneyde olduğu ve Küba’ya 90 mil mesafede olduğu yazıyor. Yani denizden kolayca iltica edecek bir mesafe. Bu yüzden Florida’nın büyük çoğunluğunu Kübalılar oluşturuyor. Burada fotoğraf çekildikten sonra iskeleye doğru yürüdük. Hemen yanımızda bir plaj vardı, yanımızda da deniz kıyafetlerimizi getirmiştik. Yüzsek mi acaba diye düşündük ama biraz rüzgarlı olduğu için vazgeçtik. O iskelede Eray’la şöyle bir fotoğraf çekildik:
Şimdi diyeceksiniz ki bu nasıl bir poz? Haklısınız, anlatıyorum… Yıl 2019, aylardan Ağustos. O zamanlar Eray’la ben hem Çelebi Hava Servisi’nde Harekat Memuru olarak çalışıyoruz hem de Herkes İçin Havacılık Derneği’nde yöneticilik yapıyoruz. Tusaş ile bir görüşmemiz olduğu için 7 kişilik bir ekiple başkentimiz Ankara’ya gittik. Öğleden önce görüşmemizi gerçekleştirdik, uçak saatine kadar biraz boşluğumuz vardı biz de havacılık müzesine gidelim demiştik. Orada da bu F-104 uçağı önünde şöyle bir fotoğraf çektirmiştik:
Fotoğrafı Alper çekmişti, çekilirken saçma gelse de sonrasında bu fotoğrafı çok beğendik. Hatta Sümeyye ve Buse de bize katılmıştı dörtlü bu pozu vermiştik 🙂 Orada F-104 uçağını işaret ederken Key West’te çekildiğimiz fotoğrafta Küba’yı işaret ettik 🙂
Bu videoya İspanyolca Mil Pasos şarkısını eklememin sebebi sözlerinde güney(el sur) ve batı(el oeste) kelimelerinin geçmesiydi. Çünkü hem en güneydeydik hem de adında Batı(West) olan bir yerdeydik. Daha sonra yürüyerek etrafı dolaştık, hediyelik eşya dükkanlarına göz attık. Yolumuza Ernest Hemingway müzesi çıktı.
Burası Ernest Hemingway’in yaşadığı evmiş, sonradan müzeye çevrilmiş. Hemingway’in yalnızca Yaşlı Adam ve Deniz kitabını okumuş ve çok sevmiştim. Çanlar Kimin İçin Çalıyor kitabını ise yıllardır okumak istiyorum ama artık o kadar az kitap okuyorum ki kendime en çok kızdığım konulardan biri bu! Müzeye girecek zamanımız pek yoktu, güneş batmadan yemek yiyip yola çıkmak istiyorduk. Yemek yiyeceğimiz yere giderken yolda bir Türk tatlıcısına rastladık. Çok ilginç değil mi? Dünyanın bir ucunda, Miami’ye 4 saat mesafede küçük bir adada bile Türk dükkanı var. Uğrayıp bir selam verdik, baklavalar Türkiye’den geliyormuş ve tazeymiş. Karnımız aç olduğu için tatlı yiyemedik dönüşte zaman olursa uğrayıp diyip yemek yiyeceğimiz restorana geçtik.
Conch Republic adlı bu deniz ürünleri restoranında balık ve kamalar yedik. Gayet güzeldi, beğendik. Güneşi burada batırdık, ılıman hava yerini rüzgarlı hafif serin bir havaya bıraktı. Saat 6 olmadan güneş batıyordu, böyle olunca da kendimi yaz ayında hissetmiyordum. Günün biraz daha uzun olmasını isterdim 🙂 Yemekten sonra biraz adayı gezip dükkanlara baktık. Burada da Hard Rock Cafe vardı, hatıralık bir magnet adım ve sonra dönüş yoluna koyulduk. Yaklaşık 2 saat yol gittikten sonra Islamorada’da durup Key Lime Pie aldık.
Bu tatlı, Key adalarına özgü bir tartmış. Hafif ekşi, kremalı güzel bir tart. Eray’ı evine, Zeynep’i oteline bırakıp ben de hostelime geçtim. Yine gece olmuştu. Key West’e gidip gelmek için komple bir gün gerekiyor, uçakla gitmezseniz tabi 🙂 Ertesi gün erkenden uçuş yapacaktık, uçağı 12’ye kadar kiralamıştık ama Naples’a gidip dönmek için yeterliydi.
Altıncı Gün: The Flight!
Good morning, rise and shine!
It’s a beautiful day to fly!
Gün doğmadan uyanıp hazırlandım, Zeynep’i alıp Eray’ın evine doğru sürdük. Eray’ı da alıp Miami Executive havalimanına geçtik. Herhangi bir aramadan, x-ray’den, kontrolden geçmeden uçuş okuluna giriş yaptık. İçeride öğretmenler ve öğrenciler briefing yapıyor, resmen herkes uçuş hazırlığındaydı. Biz de briefing yaptık, Eray Kaptan bize uçuş planımızı anlattı.
Naples’a uçacaktık, orada da 2 saatliğine araba veriyorlardı ama bizim o kadar zamanımız yoktu, sadece gidip havalimanında bir kahve içip geri dönecektik. Uçuş yaklaşık 50 dakika sürecekti. Eray gerekli yük ve denge hesaplarını yaptı. Uçuş okulu bizden herhangi risk almadıklarına bir kağıt imzalamamızı istedi, imzaladık. Uçuş bilgilerinin olduğu kağıt geldi, o kağıdı görünce aklıma Eray’la aylar önce yaptığımız mesajlaşma geldi:
7 Ocak‘ta bana mesaj atıp radardan uçuşumu takip et demişti, ben de bunu hikayemde paylaşıp “bir gün birlikte” yazmıştım. Şimdi o dileğim gerçek olacaktı ve birlikte uçacaktık. Ben de uçuşumuzun numarasını radardan takip edebilsinler diye arkadaşlarıma ve aileme gönderdim. Aprona çıktık, bir sürü tek motorlu uçak vardı. Birçok öğrenci uçağını uçuşa hazırlıyordu. Biz de uçağın halatlarını çözüp eşyalarımızı yükledik ve hazırlıklarımızı yaptık. Uçağa binmeden önce fotoğraf çekildik.
Eray bize uçuş sırasında ne yapmamız gerektiğini anlattı. Kulaklıkları taktıktan sonra kokpitte herhangi bir konuşma yapmayın, kuleyi dinleyip takip etmem gerekiyor dedi. Eğer motorda bir sıkıntı olursa yeterli irtifamız varsa buraya geri döneceğiz, yoksa da düz bir arazi bulup oraya acil iniş yapacağız dedi. Ne kadar korkutucu gelse de bunlar olabilecek ihtimallerdi ve bilgilendirmek zorundaydı. Eray’la Before Start Checklist yaptık:
Biz eskiden harekatçılık yaparken pushbackten önce headsette bu checklisti hep duyardık, şimdi de birlikte yaptık 🙂 Motoru çalıştırıp taksi yaptık, piste çıkmadan önce kuleden izin aldık ve kalkışımızı yaptık.
Videodan da görüleceği üzere mükemmel bir manzara vardı, 3000 feet’e kadar çıkıp Naples’a doğru ilerlemeye başladık. Kulaklıklar kulağımızda bir yandan frekansı dinliyorduk. Sonra birden telsizden cızırtı gelmeye başladı. Eray telsiz ayarlarıyla oynadı ama düzelmiyordu. Resetleme yaptı, birkaç değişiklik yaptı ama cızırtı hala gitmemişti. Bu şekilde Naples’a gidemeyiz dedi. Biz de havada olduğumuz için pek detay sormadık, tamam dedik. Geri döndük, kuleden iniş izni isteyip kalktığımız havalimanına döndük. Yani kalkış üzerinden daha 10 dakika geçmeden tekrar indik. İndiğimizde ne oldu diye sorduk. Telsizde bir arıza var, bu şekilde kuleyi dinleyemeyiz ve Naples’a gidemeyiz dedi. Uçağı uçuş okulunun hangarına yanaştırdık. Teknisyen geldi telsizi inceledi birkaç test yaptı. Arıza çözülmüştü ama o sırada saat 11 olmuştu yani Naples’a gidecek zamanımız yoktu artık. Miami üstünde bir tur atalım bari dedik ve tekrar havalandık. Bu sefer Zeynep öne oturdu ben arkaya geçtim.
Okyanus tarafına gidip South Beach boyunca uçtuk. Eray bize şehri yukarıdan tanıtımını yaptı, bakın burası Coral Gables, aşağısında Brickle, karşısında Star Island 🙂 Bir tur attık ve biraz G yedik. Eray biraz yukarı aşağı hareketlerle G kuvvetini hissetmemizi sağladı. Hani uçak kalkarken kısa süreliğine yüreğimiz havaya kalkacak gibi olur ya işte onun biraz daha kuvvetlisini ve daha uzun sürenini hissettik 🙂 Sonra da inişe geçtik
O gün iki kalkış, iki iniş yapmıştık. Arıza olmasaydı ve Naples’a gitseydik çok güzel olacaktı ama nasip değilmiş ne yapalım.. Olsun yine de çok güzel bir deneyim olmuştu, hayallerimden biriydi ve gerçekleşti. Yıllardır havacılık sektöründe çalışmama rağmen, yüzlerce uçağın operasyonunda, bakımında yer almama rağmen hiç böyle bir uçuş yapmamıştım. I flew like I had never flown before. Hem zaten yine uçarız, kaptanımız var 🙂 Aprona yanaşıp uçağı bağladık ve debriefing için okula geçtik. Eray logbook’unu doldurdu. Şöyle bir rota çizmiştik:
İşlemlerimizi bitirip havalimanından çıktık. Çok açtık, sabahtan beri bir hayli efor sarf etmiştik ve hiçbir şey yememiştik. Eray’ın bildiği bir Japon restoranı vardı, oraya gittik. Shinju Japanese Buffet adındaki bu restoranda 20$‘a sınırsız menü alabiliyorsunuz. Biz de etinden tatlısına her şeyden aldık. Izgarada aşçı isteğe göre et kızartıyor, tıpkı Japonya’daki gibi ama tek farkla buradaki aşçı Latino 🙂
Burada karnımızı doyurduktan sonra merkezde biraz turladık. Bayside tarafında John F. Kennedy adına yaptırılmış bir dostluk meşalesi vardı. Burada 20 tane Latin Amerika ülkesinin bayrağı yer alıyor. Bu meşale Latin milletlere duyulan saygıyı ve dostluğu simgeliyormuş.
Bu sönmeyen ateşe neredeyse her ülkede rastlıyorum, artık pek özel bir şeymiş gibi gelmiyor gözüme 🙂 Sonra herkes evine/oteline dağıldı, çok yorgunduk biraz dinlenip akşam tekrar çıkacaktık. Hostele geçip uyudum, akşamüstü uyandığımda Macar oda arkadaşımla tanışıp biraz sohbet ettik. Ülke isminizi Turkey’den Türkiye’ye revize etmeniz çok akıllıca oldu dedi. Çünkü onlar da aynı dertten muzdaripmiş, I am from Hungary(Macarım) dediğinde i am hungry(Açım) diye cevap verip gülüyorlarmış. Ülkelerinin gerçek ismi Magyarország yani Hungary ile alakası yokmuş, H ile bile başlamıyor. Ülkelerinin ismine en çok benzeyen bizim dilimizdeki Macaristan’mış. Hazırlanıp çıktım Eray ve Zeynep’le buluştuk. Rooftop’a gidecektik ama hava serin diye vazgeçtik. Eray bizi bildiği bir Gyrosçuya götürdü.
District Chicken and Gyro adındaki bu fast food restoranında Akdeniz yemekleri satıyorlar. Gyros’un tadını hep merak ederdim, domuz etli olmayanına ilk kez rastladığım için denemek istedim. Yanında da tabi ki Canada Dry. Bu içeceği o kadar çok sevmiştim ki her gittiğim yerde ilk bunu soruyordum. Bu içecek Ginger Ale olarak geçiyor, bizdeki Beyoğlu gazozu gibi ama daha güzeli. Amerika’da Dr Pepper diye bir kola da var, bildiğimiz kolanın baharatlısı, oldukça popüler ama ben pek sevemedim. Yemekten sonra da sahile gidip okyanusu izledik. Denizin, suyun gerçekten rahatlatıcı bir etkisi vardı. Suya bakınca huzur buluyordum. Eray orada şöyle bir fotoğrafımı çekti:
Bu fotoğrafı çok sevdim, ay ışığı, sonsuz okyanus, flaş… Sonra herkes evine/oteline döndü, günü bitirdik.
Yedinci Gün: The Ocean!
Early bird gets the beach!
Son günüme uyandım, havlumu alıp kendimi dışarı attım. Plajda yüzmeye gidecektim, okyanusa girmeden dönmek istemiyordum. Geldiğim günden beri ya hava güzel olmamıştı ya da plaja gidecek vakit yoktu. Resepsiyon bisiklet kiralıyordu, müsait bisiklet varsa alıp sahili boydan boya pedallayıp bir yerde yüzüp geri dönmeyi planlıyordum. Maalesef müsait bisiklet yoktu, ben de 2 dakika yürüyerek plaja ulaştım 🙂 Hostelin konumunu ilk kez bugün kullanmıştım 🙂
Devam etmeden önce bi şarkı dinleyelim mi?
Tam bir Miami şarkısı, bunu Instagram’daki gönderime de ekledim 🙂
Plajda bir yer seçip havlumu attım. Burada malumunuz ülkemizdeki gibi plaj mafyası yok, sahili çevirip Allah’ın denizi için para istemiyorlar 🙂 Yüzmek için para vermeyi hiç sevmem, deniz(okyanus) herkesin… Gözlüğümü takıp okyanusa girdim, biraz serin ve tuzluydu ama gayet güzeldi. Kimse açılmıyor, kıyıda sakince yüzüyordu. Biraz açılıp geri döndüm, köpekbalığına yem olmak istemezdim 🙂 Aslında Miami’de pek köpekbalığı görülmüyor, hatta hiç ölümcül bir vaka olmamış şimdiye kadar. Sadece arada yavru köpekbalıkları yolunu kaybedip kıyıya gelebiliyor, onların da amacı insanlara saldırmak değil tabi.
Arjantinli bir adam plajda fotoğrafımı çekti, bu Latinler de olmasa ne yapacaktık 🙂 Şimdi de biraz cankurtaran kulelerinden bahsedelim. Plaj boyunca tam 36 tane farklı tasarıma sahip cankurtaran kulesi var. Hepsi birbirinden güzel ve özel. Ben pembe olana yakındım, bakınız:
Buraya gelirseniz boydan boya tüm plajı gezip kuleleri görmenizi tavsiye ederim. Plaj keyfim bittikten sonra hostele dönüp hazırlandım. Eray’la Cuma namazı için camide buluşacaktık. 79 numaralı otobüse binip Miami Beach Camii’de indim. Aslında tam camii sayılmazdı, mescit gibi bir yerdi ama samimi bir ortam vardı. Cumadan sonra su ve akide şekeri ikram ettiler 🙂 Bu da Eray’la pozumuz:
Cuma’dan sonra Zeynep’i almaya giderken Eray’ın telefonu çaldı. Açar açmaz “Hey yo Wassap” diye konuşmaya başladı. Ben şok oldum çünkü daha önce Eray’ın böyle(slang) konuştuğunu hiç duymamıştım. Telefonu kapadıktan sonra siyahi bir arkadaşıyla konuştuğunu ve araları iyi olduğu için şakasına böyle konuştuğunu söyledi 🙂 Zeynep’i de alıp Bayside tarafına gittik. Orada La Industria Bakery isimli bir restoranda oturup bir şeyler yedik. Biraz pahalıydı ama ürün ve servis gayet güzeldi. Fark ettiyseniz bu yazımda diğer yazılarımdaki gibi her şeyin fiyatını net olarak yazamıyorum çünkü hesapları kim hızlı davranıyorsa o ödüyordu ve diğerleri ne kadar tuttuğunu görmüyordu. Bir de burada vergi sistemi biraz karışık, o yüzden hesap biraz kafa karıştırıyor. Örneğin menüde gördüğünüz ürün 10$’sa buna kasada bu eyalette %7 (state tax) vergi ekleniyor. Bazen bunun üzerine %10-20 servis ücreti ekleniyor. Bir de bunun üzerine en az %15 bahşiş(tip) vermeniz bekleniyor ürünün fiyatı 10$’dan 15$’a çıkıyor. Sonra en son ödeme fişinin altında tekrar bahşiş kısmı var, oraya bahşiş miktarını yazıp imza atıyorsunuz. Bahşiş Amerika’da zorunlu gibi bir şey, ki bu en sevmediğim yanlarından biri. Yani bahşiş isteğe bağlı olmalı, neden vermek zorundayım? Zaten ürün pahalı, bir de üzerine servis ücreti alıyorsun, bir de bahşiş bekliyorsun ve bu vermek zorunda olduğum bir şeymiş gibi kültür oturtmuşsun! Lüks restoranları geçtim, çatal-bıçak servis etmeyen fast food dükkanları bile bahşiş bekliyor 🙂
Yemekten sonra Bayside Marina’dan tekne turuna katıldık. Bu arada bu marina Rahmi Koç’un satın aldığı marina değil 🙂 Tekne kalktı, önce devasa kargo gemilerinin olduğu Port of Miami’nin yanından geçtik. Burasını görünce aklıma Dexter dizisindeki o meşhur sahne geldi. Sonra Star Island etrafında turladık ve tur rehberi buradaki evlerin hangi ünlülere ait olduğunu anlattı. Kredi kartının mucidinden, NBA yıldızlarına, Holywood aktörlerinden, ünlü şarkıcılara herkesin evi vardı neredeyse. Tur rehberi hem İngilizce hem İspanyolca sunum yapıyor, arada espri patlatıyordu 🙂
Turu tam günbatımı vaktine denk getirdiğimiz için şahane manzaralara şahit olduk. Miami Beach adasının yanından geçerek bir yuvarlak çizdik ve turu tamamladık. Kişi başı 25$ verdiğimiz tur yaklaşık 1,5 saat sürdü. Turdan sonra Zeynep’le hediyelik eşya almak için Marketplace’te turladık. Sonra da Eray’a teşekkür amaçlı bir hediye alıp sürpriz yaptık. Son günümdü ve ertesi sabah erkenden uçuşum vardı. Biraz daha takıldık, sonra Eray beni hostelime bıraktı ve vedalaştık. Ertesi sabah erkenden kalkıp Uber çağırdım. Hostelden çıkışımı yapıp taksiye bindim. Şoför Kübalıydı ve hiç İngilizce bilmiyordu. Yolda giderken şu fotoğrafı çektim:
Amerika’da avukat reklamı serbest olduğu için bu tarz tabelalardan çok fazla gördüm ve aklıma hemen Saul Goodman geldi 🙂 Çok sevdiğim bir dizidir, hatta birkaç arkadaşım bana Albequerque(ABQ) turu için ısrar ediyor 🙂 Yaklaşık 20 dakikalık yolculuktan sonra havalimanına vardım, check-in işlemlerimi halledip kapıya geçtim.
Uçağa bindim, bu sefer cam kenarıydı ve bu sefer uyuyabildim, uyuyabildim dediğim maksimum 2 saat tabi 🙂 Görevimiz Tehlike’nin son filmini izledim, her zamanki gibi çok iyiydi! Yemek, kahvaltı derken yol bir şekilde bitti.
Dönüş yolu daha hızlı geçmişti, hem zaten uçuş süresi gelişe göre daha kısaydı hem de uyuyabildiğim için akmıştı. Bu benim 130. uçuşumdu. Güncel uçuş haritasını yazının sonuna ekleyeceğim. Şimdi kısa soru cevap yapalım:
Ne kadar harcadım?
Arkadaşlar çok harcadım. Burası gerçekten pahalı bir ülke. Evet bazı lüks harcamalar yaptım(uçuş, mustang vs) evet alışverişe yaklaşık 500$ harcadım ama onun dışında da her şey çok pahalı. Konaklama, yeme-içme, park ücretleri, bahşişler, giriş ücretleri hepsi pahalı. Yani Avrupa’daki 300/400$ lık gezileri unutun, burada ciddi para gidiyor. Ona göre planlamanızı yapmanızı tavsiye ederim.
Miami kaç günde gezilir?
Sadece Miami için 3/4 gün yeter ama Everglades, Key West, Fort Lauderdale, Naples da plana dahil edilecekse en az 7 gün gerekiyor. Miami’ye geleceklere tavsiyem eğer her gün plaja gitmeyecekseniz Miami Beach’te konaklamayın, çünkü her gün boşuna trafik çekersiniz. Miami Beach tarafına bir gün ayırsanız yeter zaten.
Miami güvenli mi?
Gayet güvenli, yani İspanya ve İtalya’dan daha güvenli olduğunu söyleyebilirim. Neredeyse hiç evsizle(homeless) karşılaşmadım ve güvensiz bir durumda kalmadım. Zaten Esat ve Eray da güvenlik noktasında bir sıkıntı yaşamayacağımı söylemişti. Toplu ulaşıma da bindim, kalabalık yerlerde de bulundum, gayet güvenliydi.
Amerika’da turist olarak kaç gün kalabiliriz?
Gümrük polisi kaç güne onay verirse o kadar kalınabiliyor. Genelde 180 gün(6 ay) veriyorlar. Giriş yaptıktan sonra I-94 formunuza online olarak bakabilirsiniz.
Gelelim teşekkür kısmına
Uçuşta bana eşlik edip Miami hakkında bilgiler veren Esat’a,
Yine aynı şekilde eşlik edip hayata dair bilgiler veren Armağan abiye,
Dönüştürücü priz hediye eden oda arkadaşım Bianca’ya(Gracias por el adaptador, nos vemos en Argentina!)
Bizi çok güzel bir şekilde ağırladığı için Fatih abiye,
Bizi orduya ve Hard Rock Otel’e davet eden Kadir abiye,
Bize eşlik ettiği ve güzel fotoğraflarımızı çektiği için Zeynep’e,
Amerikan sitili tokalaşmayı öğrettiği için Miranda’ya(Thanks Miranda, see you in Philly, ride on!)
Hoş sohbeti için Karolina’ya(Dziękuję, życzę udanej podróży!)
Teşekkürlerimi sunuyorum!
Ve sevgili dostum Eray;
Seninle Türkiye’de birçok şehirde sayısız anımız oldu ve şimdi onların yanına Miami anılarımızı da ekledik. Sen olmasan bu gezi bu kadar güzel olmazdı. Uykusuz kaldığın, saatlerce araba sürdüğün, yüzlerce kez gördüğün yerleri bir kez daha benimle gezdiğin, kısıtlı zamanını ayırdığın için çok teşekkür ederim. Umarım anılarımıza diğer eyaletlerde(CA,HI,NY) de devam ederiz. Bröveni alıp kaptan olacağın günleri heyecanla bekliyoruz! Ve son olarak HEY YO WASSUP BRO!
İşte birlikte geçen yıllarımıza ait fotoğraflardan hazırladığım video:
Ve bir de Miami gezimin geneli için bir video bırakıyorum buraya, uzun versiyonu Instagram’da
Güncel uçuş haritam:

https://banners-my.flightradar24.com
























































