Kuzeye İlk Adım: Danimarka!
Hej!
Danimarka ve İsveç gezimi anlatmak üzere karşınızdayım! En son aralık ayında Amerika’ya gitmiştim, onun da yazısını okumak için tıklayabilirsiniz.
Nereden çıktı bu Danimarka?
İskandinav ülkeleri her zaman aklımdaydı. Mutluluk sıralamasında en üstte olmaları, doğası ve kültürüyle İskandinavya hep ilgimi çekmiştir. Vizemi Şubat ayında Danimarka’dan almıştım, işten güçten gidecek fırsat bulamamıştım. Doğum günüm yaklaşınca, son iki yıldır yaptığım geleneğimi(İtalya ve Bosna) devam ettirmek istedim ve tam zamanı dedim.
Planlama Aşaması
Danimarka’da Kopenhag ve Billund’a gitmek istiyordum. Başkent Kopenhag dışında Lego’nun kurulduğu yer olan Billund’a da gitmek oradaki Legoland’i görmek istiyordum. Türk Hava Yolları’nın Billund’a uçuşu vardı fakat 1 Mayıs’ta sona erdi. Trenle geçmek için de zamanım olmadığından Billund planını iptal ettim, bir sonraki sefere artık 🙂 4 günlük bir plan yaptım, bir günü de Kopenhag’a yarım saat mesafede olan İsveç’in Malmö şehrine ayıracaktım.
Danimarka son zamanlarda çok popüler bir yer haline geldiği için birçok arkadaşım oraya gitmişti, sağ olsunlar onlar beni bilgilendirdi. Bir de İnstagram’da Kopenhag’ta yaşayan Yasemin(@yaytekinn) adında bir profile denk geldim. Aklımdaki soruların hepsini ona sordum ve o da sağolsun detaylı bir şekilde bana anlattı. Profilinde Danimarka’ya yönelik çok güzel bilgiler var, seyahat planınız varsa göz atmanızı tavsiye ederim.
O zaman bir şarkıyla başlayalım, Kom nu!
Uçuş günü geldi, 23 Haziran yani. İşten çıkıp hazırlandım sonra da yeni açılan havalimanı metrosuna bindim. Bu metroyu ilk kullanışımdı, yarım saatte havalimanına ulaştığım için mutluydum.
Uçağa bindim, 21:20’de kalkış yaptık. Hava kararmış ama ufukta bir kızıllık vardı. Uçuş yaklaşık 3 saat sürecekti. Uçuş boyunca dışarıya ara ara baktım ve o kızıllığın hala orada olduğunu gördüm. Kuzeye ve batıya doğru uçtuğumuz için bir nevi gün batımını kovalıyorduk. Saat 11 gibi inişe geçtiğimizde bile hava kısmen aydınlıktı. İşte o anın videosu
İnip 5C otobüsüyle hostele geçtim. Kopenhag’ta havalimanı otobüs ve metrosu 7/24 çalışıyor. Hostele geçip odama yerleştim ve ilk günüme uyanmak üzere uyudum.
Birinci Gün: Havn!
Godmorgen!
Böyle diyorlarmış Danca’da. Fark ettiğiniz mi biraz İngilizce’ye biraz da Almanca’ya benziyor 🙂 Kalkıp hostelin kafesinden çörek ve kahve alarak kahvaltı yaptım. Hostelin adı Next House, büyük bir hostel ve çok fazla sosyal etkinliğe sahip. Alt katında halı saha bile var 🙂 Saat 10:30’da yürüyüş turu için rezervasyonum vardı ona katılmak üzere yola çıktım. Kopenhag Belediye Binası önünde toplanıp tura başladık.
Bu bina meşhur bir evlilik noktasıymış, tıpkı Las Vegas gibi. Ortadaki altın heykel ise şehrin kurucusu olan Piskopos Absalon’un heykeliymiş. Şehrin adı iki kelime olan ‘køben havn’ yani ‘tüccarların limanı‘ anlamına geliyormuş. Yine bu meydandaki bir binanın tepesinde Weather Girls heykelleri var. Buradaki 2 farklı kadın heykeli hava tahminine göre ortaya çıkıyormuş; birisi bisikletli, diğeri ise şemsiyeli. Aynı zamanda binada -20’den +20 dereceye kadar olan çubuk şeklinde bir termometre var. Bu da anlık hava durumunu gösteriyor.
Kopenhag’a gelirseniz buraya göz atmanızı tavsiye ederim 🙂 Güneşin altında turlarken turdan Alexander adında Alman bir çocukla tanıştım. O da Almanya’dan gelmiş, Türkiye’yi çok iyi biliyormuş hatta en yakın arkadaşı Türkmüş. Onla kısa sürede kaynaştık ve seyahatimin kalanında hep birlikte gezdik. Tur rehberi bizi 2 saat boyunca gezdirip şehir hakkında detayları anlattı. Daire çizip Nyhavn ve Amalienborg Sarayı’na geldik. Burada askerlerin her gün 12:00’da gerçekleştiği nöbet değişimine denk geldik:
Turumuz burada bitti. Daha çok bilgi var ama hepsini anlatıp sizi sıkmak istemiyorum 🙂 Tur sonunda yanımızdan geçen 2 tane kaptan şapkası takan genç kız vardı. Ben bunu bir kostüm partisi dolayısıyla takıldığını düşünmüştüm, pek de önemsemedim. Tur rehberi gençleri göstererek bunun bir mezuniyet geleneği olduğunu. Liseden mezun olanların bu şapkalardan takıp şehirde üstü açık kamyonla eğlendiklerini söyledi. Tur bitti, rehber hepimize tek tek planımızın ne olduğunu söyledi ve tavsiyeler verdi. Alexander’la Küçük Deniz Kızı heykeline gitmeye karar verdik. Önce Nyhavn’a uğrayıp birkaç fotoğraf çekildik:
Deniz kızı heykeline doğru yürürken tam öğle sıcağına denk gelmiştik. Aksilik bu ya ben de güneş kremi sürmemiştim ve çantama koymayı da unutmuştum. Sahil boyunca yürürken insanların denize girdiğini ve güneşlendiğini gördük. Alexander bunu çok sevdi ve biz de yüzelim dedi. Ben zaten dünden hazırdım, olur bu akşamüstü veya yarın yüzebiliriz dedim 🙂 Yürürken şöyle bir şeye denk geldik:
Nordic Seaplanes adlı şirketin deniz uçağı. Limandan yolcuları aldı ve deniz üzerinden havalandı. Alexander’a dönüp ne dersin dedim. Havacılığa ilgilisin, bugün doğum günün, ne duruyorsun dedi! Hemen web sitesine girip kendime doğum günü hediyesi olarak bu uçuşu almak istedim. Maalesef tüm rezervasyonlar dolmuş, en erken uçuş 4 gün sonraymış 🙁 Eğer bir gün tekrar Kopenhag’a gidersem bu uçuşu mutlaka deneyeceğim.
Bunaltıcı güneşin altında yürüyüp Küçük Deniz Kızı heykeline ulaştık. Heykel beklediğimizden daha küçüktü. Alex ve benim için biraz hayal kırıklığı olmuştu çünkü sıcağın altında uzun ve zorlu bir yol kat edip oraya ulaşmıştık 🙂
Bu heykel Andersen Masallarından Küçük Deniz Kızı masalından esinlenerek yapılmış. Heykeli yaptıran kişi ise Carlsberg’in kurucusun oğlu Carl Jacobsen. Bu heykel zamanla Kopenhag’ın simgesi haline gelmiş. Andersen ismini hatırladınız mı? Hans Christian Andersen, küçükken illaki masallarından birini okumuşsunuzdur. Kurşun Asker, Çirkin Ördek Yavrusu, Kibritçi Kız veya bu heykelin ilham kaynağı Küçük Deniz Kızı.
Hava çok sıcaktı, her tarafım yanmıştı. Danimarka’yı hiç bu kadar sıcak beklemiyordum. Dönüşe geçtik, bu sefer yürümek istemedik. Yol üstündeki rıhtımlardan birine gidip şehir merkezine giden vapura bindik. Alex, Christiania bölgesine gezmeye gitti ben de hostele gidip dinlendim. Hostele girince fark ettim ki çok fena yanmışım. Yatışsın diye yanımda ne kadar krem varsa sürdüm. Birkaç saat uzandıktan sonra giyinip lobiye indim.
Ekranda gördüğünüz üzere hostelde her zaman bir aktivite var. Pub Quiz etkinliği yaklaşıyordu, ben de katılayım bakalım nasıl olacak dedim. Alt kattaki sosyal alana inip masaya oturdum. Birkaç dakika içinde tüm sandalyeler doldu ve etkinlik başladı. Görevli, yanınızdaki kişilerle grup olacaksınız dedi. Yanımdaki 4 kişiyle birlikte grup olduk. 2 Portekizli, 1 Hollandalı ve bir Avustralyalı. 4 farklı kategoride toplam 20 soru vardı. Hepsi aklımda değil ama sorulardan bazıları şunlardı:
İngiltere’nin milli yiyeceği nedir? (Fish and Chips)
Dünyanın en uzun kara sınırı hangi iki ülke arasındadır?(ABD-Kanada)
Eminem’in gerçek adı nedir? (Bruce Mathers)
En değerli baharat hangisidir? (Safran)
Soruların bir kısmını ben bildim, bir kısmını Portekizliler bildi ama çoğu soruya Avustralyalı kız yanıt verdi. Hiçbirimizin fikrinin dahi olmadığı zor soruları hep bildi. Daha 20 yaşında bir öğrenciydi ama genel kültür seviyesi çok yüksek biriydi. Daha önce 3 farklı Avustralyalıyla tanışmıştım ve hepsi kendini yetiştirmiş, eğitimli insanlardı. Buradan tümevarım yaparak Avustralya’da eğitim sistemi iyi diyebilir miyiz? 🙂 Bir gün Avustralya’ya gitmek istiyorum! Yarışma bitti 20 sorunun 16’sına doğru cevap verdik. Başka bir grup da 20’de 16 yapmış. Bu durumda beraberliği bozmak için ekstra bir soru daha sordular, bilen kazanacaktı. Soru: Kruvasan hangi ülkeden çıkmıştır?
Diğer grup hemen atlayarak Fransa dedi fakat biz cevabın Avusturya olduğunu biliyorduk. Hatta Osmanlıyla bağlantılı hikayesini de biliyordum… Ve kazandık, hepimize birer ücretsiz içecek kuponu verdiler ve panoya asmak üzere fotoğrafımızı çektiler.
Quiz’in ardından Portekizlilerle biraz langırt oynadık sonra ben dışarı çıktım. İranlı bir arkadaşla buluşup doğum günümü kutlayacaktım. Arkadaşın adı Farshid, kendisi orada psikiyatrist olarak çalışıyor. 7-Eleven’dan bir kek aldım ve arkadaşım küçük bir mum ayarladı. Kendi çapımızda doğum günümü kutladık 🙂
Gördüğünüz üzere ne pasta pastaya benziyor, ne mum muma 🙂 Olsun önemli olan niyet 😀 Geçen sene Bosna’da, iki sene önce de Roma’da yeni yaşıma girmiştim. Bir de fark etmişsinizdir artık bıyıklarım var. Sitil değişikliğine gittim, bir süre böyle takılacağım 🙂 Keki yedikten sonra ben hostelime doğru yola koyuldum. Yolda şapkalı yani lise mezunu gençlere rastladım. Gruplar halinde denize atlıyor, dans ediyor eğleniyorlardı. Yanımdan geçenleri tebrik ederek yürüdüm ve hostele vardım. 29. yaşımın ilk gününü bitirmiştim.
İkinci Gün: Tivoli!
Erkenden kalkıp hostelin açık büfe kahvaltısı için aşağıya indim. Bugün hosteli değiştirecektim çünkü Salı ve Çarşamba gecelik ücret 2000 TL civarında iken Cuma ve Cumartesi günü için 17000 TL’ye yani 300€‘ya fırlıyordu. Sanırım anlık talep yoğunluğu sebebiyle fiyat yükselmişti. Ben de bir hostele bu kadar para vermenin mantıksız olduğunu düşünerek konaklamamı bölüp son iki günümü kapsül otelde geçirecektim.
69 Danimarka Kronu yani 500 TL’ye açık büfe kahvaltı yaptım. Açık büfe oldukça çeşitliydi, beğendim. Kahvaltıdan sonra check-out yapıp yeni otelime geçiş yaptım. Kapsül otelin adı: CityHub. İçeri girip kiokslarda kendi check-in işlemimi yaptım ve odama geçtim.
İlk kez bir kapsül otelde kalıyordum. Şık tasarımlı, teknolojik ve temiz bir oteldi. İçerisi labirent gibiydi, bir sürü koridor, hepsi birbirine benzeyen odalar. Kendi odamı bulup içeri girdim:
Oda bu şekildeydi. Küçük ama kullanışlı. Ortak alanlardaki banyolar gayet temiz ve yeterliydi. Banyo kısmında sauna da bulunuyor. Odaya yerleştikten sonra yüzmeye gitmek için giyinip çıkacaktım. Bir de baktım ki şortum yok 😀 Nasıl olduysa havlu, gözlük, terlik alıp şortu unutmuşum… Moralimi bozmadan çıkıp şort alabileceğim bir yer aradım. Favori mağazam Uniqlo’ya baktım ama orada yoktu, Zara’da bir şort bulup hızlıca Alex’in yanına geçtim. O çoktan gelip yüzmeye başlamıştı, ben de gidip ona katıldım. Kalvebod Bølge diye bir parktaydık, burası Islands Brygge’ın karşısında yer alan yüzülebilecek en iyi yerlerden biri. Su soğuktu, yani bizim için soğuk ama Danimarkalılar için oldukça sıcaktı. Müthiş bir kalabalık vardı, herkes güneşleniyor ve yüzüyordu. Orada bir kaydırak gördük, gençler kayıyordu. Hadi biz de yapalım dedik ve sırayla kaydık.
Kaydırağın başındaki çocuklar daha kaygan olsun diye sabun döküyorlardı. Güzel bir atlayış yapmak istedim ama bir anda hızlandığı için biraz ters düştüm 😀 Biraz yüzdükten sonra yandığımızı fark ettik. Devamlı güneş kremi sürmemize ve gölgede durmaya çalışmamıza rağmen yanıyorduk. İlginç olan ise Danimarkalılar saatlerce güneşin altında durmalarına rağmen hiç yanmıyorlar, rahatsız olmuyorlardı. Güneşten etkilenmeden öylece takılıyorlardı, sanırım genetik bir şey. Otele dönünce daha iyi fark ettim ki ayak parmaklarıma kadar yanmıştım. Biraz dinlenip hazırlandım ve yeniden yola koyuldum. Alex’le Tivoli’ye gidecektik. Önce yemek yemeliydim, etrafta bir sürü seçenek vardı. Kopenhag’ın meşhur hamburgercisi Gasoline Grill’e çok yakındım ama çok fazla hamburger hayranı olmadığım için yiyesim gelmedi. Leo’s Pizza adında bir İtalyan restoranı buldum ve içeri girdim.
İçeri girer girmez sıcak bir şekilde karşıladılar. Bir yandan yemek yapıyor bir yandan şarkı söylüyorlardı. Öyle güzel bir atmosfer vardı ki mesafeli Danimarka insanından sonra çok iyi gelmişti.
Kim ne derse desin ben Akdeniz milletlerini seviyorum! Belki bazen fazla gürültülü, fazla samimi, fazla heyecanlı olabiliyorlar ama en azından ne yapıyorsalar içlerinden gelerek yapıyorlar. Çalışanlar şarkılar söylüyor, kendi aralarında şakalaşıyor arada da gelip bana laf atıyorlardı. Önden bir Bruschetta ardından da Tortellini söyledim
Taze zeytinyağı dökerek afiyetle yedim. Sadece bu ekmek bile çoğu yemeklere taş çıkartır 🙂
Bu muhteşem yemeği de afiyetle yedikten sonra otobüse binip Tivoliye gittim. Kopenhag seyahatim boyunca metrodan çok otobüs kullandım. Çünkü hem çok sık geçiyor hem de ödeme yapması daha kolaydı. Ön kapıdan binip şöföre 24 Kron ödeme yapıyor, yolu izleye izleye gidiyordum. Metroya binmek için de bilet makinesinden tek binişlik bilet almam gerekiyordu, bu da biraz kafa karıştırıcıydı. Tivoli’de indim, içeri giriş için biletimi aldım. O esnada kapıda yönlendirme yapan çalışanlardan birinin Türk olduğunu fark ettim. Yanına gidip tanıştım, ismi Taner’miş, Kopenhag’ta doğup büyümüş, aslen Uşak’lıymış. Çok iyi biriydi sağ olsun, içerisiyle ilgili bilgiler verdi. Alex’in gelmesine daha vardı, ben de kapıda oturup onu bekliyordum. Birden başımda iki tane kız belirdi, bir de baktım ki önceki akşam Quiz etkinliğindeki Portekizli kızlar 🙂 Ne yapıyosun burada dediler, Tivoli’ye gideceğim arkadaşımı bekliyorum dedim. Biz de Tivoli’ye gideceğiz, birlikte gezelim dediler, ben de olur Alex gelsin size katılırız dedim.
Bir müddet sonra Alex geldi, içeri girdik ve Portekizli kızlarla buluştuk. İlk olarak Rutschebanen adında bir trene(Roller Coaster) binecektik. Bu trenin özelliği tahtadan yapılan dünyanın en eski roller coaster’larından biri olması. Halen daha trenin içinde yer alan bir operatör treni kumanda ediyor.
Tren beklediğimizden daha eğlenceliydi, hızlı bir şekilde yokuş aşağı inerek g kuvvetini hissettirdi. Trenden sonra birkaç alete daha binelim dedik ve Tivoliyi baştan sona gezdik. Yürürken bir görevliyle denk geldik. Bize bunu deneyimlemelisiniz diyerek bir evi gösterdi. Ne olduğunu anlamamıştık, detayları sorunda orasının Villa Vandetta adında bir korku evi olduğunu öğrendik. Ben daha önce hiç korku evine girmemiştim, pek de hevesli değildim açıkçası. Diğer arkadaşlar da pek emin olamadı ama adam öyle ikna edici konuştu ki hadi girelim dedik. O sırada görevlinin telsizinden bir konuşma sesi geldi, korku evi için kapanış saati gelmiş, alımlar durdurulmuş. Biz de biraz üzülmüştük, görevliyle sohbete başladık. David adında İngiliz aksanına sahip yaşlıca bir adamdı. Zaten Tivoli’de genelde farklı milletlerden insanlar çalışıyor. Konuştukça adama ısınmıştık, çok tatlı ve samimi biriydi. Seni çok sevdik, bi hatıra fotoğrafı çekilelim mi dedim. O da bana “olur ama sonrasında size bir sır vereceğim” dedi.
Fotoğrafı çekildikten sonra bana Google’ı aç ve Agent 47 yaz dedi. Ben de yazdım, Hitman oyunundaki kel adam çıktı. İşte o benim, ben bir aktörüm dedi. Hepimiz şok içindeydik, meşhur Hitman oyunundaki Ajan 47’yi seslendiren adam karşımızdaydı. Tam ismi David Bateson’mış, Günay Afrika’da doğmuş şimdi de Kopenhag’ta yaşıyormuş. Eğer Tivoli’ye giderseniz bu David’le tanışmanızı tavsiye ederim 🙂
Ardından biraz daha turlayıp The Milky Way Express adında bir trene daha bindik, o da eğlenceliydi. Aslında daha adrenalin içeren makinelere binmek istiyorduk ama bazıları saatten dolayı kapanmıştı, bazıları da tadilattaydı.
Şöyle bir at yarışı oyununa denk geldik, oynayalım dedik. Topları deliklere sokmaya çalışıyorsunuz, her deliğin farklı puan değeri var puana göre at ilerliyor. Alex beni kıl payı farkla geçti, ödül kazandı. Sonra da Tivoli’deki gölün orada fotoğraf çekildik.
Bu fotoğrafı Alex çekti, çok beğendim hatta profil fotoğrafı yaptım 🙂 Saat 22:30’da gölde gün batımı şovu yapıldı, onu izledik. Kısaca Tivoli’den bahsedeyim, burası dünyanın en eski ikinci tema parkı. Birinci de yine Danimarka’da olan Dyrehavsbakken. Hatta Disneyland de Tivoli’den ilham alınarak yapılmış. Tivoli’den çıktıktan sonra Next House hostelin sosyal alanına gittik. Ekvador-Almanya maçını izleyecektik. Maçtan önce biraz langırt oynayalım dedik. Benle Alex aynı takımda olduk, karşımızda da Portekizliler. İlkten maç başa baş gidiyordu bi biz atıyorduk, bi onlar atıyordu. Skor 6-7 oldu, ben six-seven dedim kızlar gülerek six seveen diyerek tekrarladı. Siz de mi bunu biliyorsunuz dedim, onlar da “bilmeyen var mı ki” dediler. Amerika’da sık duyduğum six-seven akımının anlamını hala bilmiyorum 😀 Bu skordan sonra kızlar açıldı, neredeyse peş peşe 10 sayı aldılar. Bize hiç fırsat vermeden orta sahadan gol atıyorlardı. Resmen bizi langırt masasına gömdüler, en son skor tutmayı bırakmıştık 🙂 Sonra teselli olsun diye “üzülmeyin, biz bu oyunu çocukluğumuzdan beri okulda devamlı oynuyoruz, yani yenmemiz normal” dediler 😀
Kızların uçağı vardı, Porto’ya dönüyorlardı. Onlarla vedalaşıp maçı izlemeye geçtik. Almanya 2-1 yenildi, Alex biraz üzülse de formalite maçı gibi bir şey olduğu için pek takmadı. Maçtan sonra biraz daha oturduk ve dışarıda turladık. Alex’in de son günüydü, onla da vedalaşıp otelime döndüm.
Üçüncü Gün: Malmö!
Üçüncü günden günaydın!
Şehir ve ülke değiştirmek üzere kalkıp København H istasyonuna doğru yürüdüm. Tivoli’nin karşısında olan bu istasyon Kopenhag’ın merkez istasyonu gibi, her tren buradan geçiyor. 7-Eleven’dan trende yemek için bir şeyler alıp perona indim. Malmö’ye çok sık uçak var, birini kaçırırsanız diğerine binebiliyorsunuz. Bilet alırken koltuk seçimi yok, boş bulduğunuz yere oturabiliyorsunuz. Trene binip cam kenarı bir yere oturdum ve kahvaltımı yaptım.
Çok geçmeden meşhur Öresund Köprüsü üzerinden geçtik. Bu köprü Danimarka’yla İsveç’i bağlıyor. Aslında önce denizin altındaki 4 kilometrelik tünelden geçip sonra köprüye çıktık. Deniz ulaşımı aksamasın diye denizin bir kısmına tünel diğer kısmına da köprü yapmışlar.
Yolculuk hızlı geçiyordu, daha ne olduğunu anlamadan İsveç sınırına gelmiştik bile. Ben camdan dışarı bakarken “Bilet kontrol” diye bağırarak bir kız vagona girdi. Biletimi çıkardım görevliye gösterirken nerelisiniz diye sordum. Yoksa siz de mi Türksünüz dedi, evet dedim. Peki benim Türk olduğumu nereden anladınız dedi, bilet kontrol dediniz bildiğin Türkçedeki gibi oradan anladım dedim 😀 Meğer Dancada da bu şekilde telaffuz ediliyormuş 🙂
Çok geçmeden Malmö’ye ulaştık, yolculuk çok kısa sürmüştü adeta mahalle değişir gibi ülke değiştirmiştik. Malmö bölgesinde yaşayan çok fazla Danimarkalı varmış. Malmö Kopenhag’a göre daha ucuz olduğu için burada kalıp çalışmak için Kopenhag’a gidip geliyorlarmış. Malmö istasyonuna indiğimde ilk olarak biraz İsveç Kronu aldım. Hava aşırı sıcaktı ve başım ağrımaya başlamıştı. Bir tane eczane bulup içeri girdim, başım ağrıyor dedim. Nasıl bir ağrı kesici istersiniz diye sordu eczacı kadın. Benim de o an aklıma sadece Parol ve etken maddesi olan parasetamol geldi, ondan istedim. Bizdeki parol gibi bir ilaç alıp içtim. Hiç halim yoktu biraz gölgede oturmak istedim. Haritaya baktım ve en yakın parka doğru yürüdüm. Park diye gördüğüm yer meğer mezarlıkmış 🙂 Orada biraz bankta oturup ilacın etkisini göstermesini bekledim. Uzandım, gözlerimi kapattım, bekledim ama bir türlü geçmedi. Hani bir espri vardır ya Parol içeceğime dua ederim diye, aynen ondan oldu 😀
Baktım bu ağrının geçeceği yok bir şeyler yapayım da ağrıyı unutayım dedim. Malmö Kütüphanesi’ne gidip biraz orayı gezdim. Dikkatimi çeken şey tuvaletlerde cinsiyet ibarelerinin olmamasıydı yani kadın-erkek ortak kullanılıyor tuvaletler. Kütüphanedeki görevlilerden bilgi alarak kendime küçük bir rota oluşturdum. İsveç’te insanların Danimarka’ya göre daha sıcak ve yardımsever olduğunu hissettim. Kütüphaneden sonra Malmö Kalesine gidip bilet aldım. Görevli bana “Uçaklara, trenlere ilginiz var mı” diye sordu ben de olmaz olur mu dedim 🙂 Kale için bilet alınca Malmö Teknik Müzesi’ne de giriş yapılabiliyormuş. Kalenin içi serindi, oyalana oyalana kaleyi gezdim, neredeyse tüm eserleri detaylıca inceledim 🙂
Kalede tablolar, kral-kraliçe kıyafetleri, silahlar, haritalar vardı. Ayrıca alt katında akvaryum ve hayvanlarla ilgili bir bölüm de vardı. Yeterince serinledikten ve başımın ağrısı geçtikten sonra teknik müzeye geçtim. İçeri girdiğimde şu manzarayı gördüm ve işte benim müzem dedim:
Uçaklar, trenler, arabalar, gemiler, denizaltı neredeyse her türlü ulaşım aracı vardı burada. Güzelce gezdim, araçların içine girdim, çok keyif aldım. Müzede bir de teknoloji bölümü vardı, tam video çekerken bir kız çocuğu araya girdi 🙂
Müzeden çıkıp sahile doğru yürüdüm. Plajda insanlar yüzüyor, bisiklete biniyor eğleniyordu. Plajdan denize doğru ince bir iskele ucunda da bir açık hava saunası vardı. İskandinav kültüründe sauna çok popüler. Ben de bir göz attım nasılmış diye ama bu sıcakta da çekilmez diye düşündüm 🙂 Yorulmuş ve acıkmıştım, otobüse binip merkezdeki en meşhur köfte restoranlarına gittim. İsveç köftesi denemek istiyordum ama hepsi domuz etiymiş, o yüzden planı değişip Malmö foodhall’a gittim. Burada birbirinden güzel yeme-içme mekanları vardı. Clemens Kött & Husman adında bir tanesine gidip oturdum, İsveç’e özgü bir şey yemek istedim ama bulamadım o yüzden normal bir et aldım.
Fiyatları biraz yüksekti ama hayatımda yediğim en iti etlerden biriydi. Burada bir de Favvo Glass adında dondurmacı var, o da çok kaliteli, tavsiye ederim. Karnımı doyurduktan sonra tren istasyonuna geçip Kopenhag trenine binip Danimarka’ya geri döndüm. İsveç için kısa süreli gözlemlerim şu şekilde:
İnsanları Danimarka’ya göre daha sıcak, fiyatlar daha uygun, daha fazla göçmen var ve yabancılara karşı daha açıklar. Bir gün Stockholm veya Göteborg’a gidip oraları da görmek isterim 🙂
Kopenhag’a iner inmez Christiania bölgesine geçtim. Burası anarşistler tarafından kurulan ve özerkliğini ilan etmiş bir bölge. İçeride antika ürünlerin yer aldığı dükkanlar, parklar, kaykay pistleri ve barlar var. İçeride gezerken kendimi Danimarka’da gibi hissetmedim. Kopenhag’taki o temizlik ve düzen burada yoktu, daha salaş bir yerdi diyebilirim.
Her tarafta grafitiler, eski eşyalardan yapılmış değişik tasarımlar vardı. İçeride küçük bir tur attım ve pek ilgimi çekmedi diyebilirim. Hikayesi güzel, farklı bir yer ama eh işte 🙂
Benim en çok ilgimi çeken şey ise atık ahşaplardan yapılan trol heykeli oldu. Thomas Dambo adında sanatçının ahşaptan yapılma birçok eserinden biri olan bu kocaman trolü çok sevdim:
Christiania bölgesini gezdikten sonra Nyhavn’a yürüdüm. Orada ilk gün de bulunmuştum ama tam anlayamamıştım, biraz daha keşfetmek istedim. Akşamüstü güzel bir yürüyüş yaparak Nyhavn’a geldim. Danimarka’da akşamüstleri 4/5 saat sürüyordu, benim de çok sevdiğim bir zaman dilimi olduğu için tadını çıkarıyordum 🙂 Nyhavn bölgesi eskiden liman olarak kullanılıyormuş. Havn zaten liman demek ilk gün bahsetmiştim. Denizciler burada yiyip içiyor ve eğleniyormuş. İlk gün bahsettiğim Danimarkalı yazar Andersen de burada yaşıyormuş.
Burada oturup bir şeyler yemek istedim ama hem karnım çok toktu hem de kalabalık vardı. Burası sanırım Kopenhag denilince ilk akla gelen yer ve Kopenhag’ın en turistik yeri.
Burada biraz turlayıp etrafı izledim. Bir hatıra fotoğrafı çekildikten sonra otele geçtim.
Otelde bir süre dinlendikten sonra tekrar dışarı çıktım. Warpigs Brewpub adlı bir mekana gidip bir şeyler içtim. Çok kalabalık bir mekandı, dışarıda insanlar oturuyor, sohbet ediyordu. Ben de oturdum tek başıma telefonuma bakıyordum. Yanıma 3 kişilik genç bir grup gelip oturabilir miyiz dediler. Ben de buyurun dedim ve sohbete başladık. İsveç’ten gelen 20’li yaşlardaki bu 3 çocuk bir rock müzik grubunun konserine gelmiş. İsveç’ten saatlerce araç kullanıp buraya gelmişler, Kopenhag’ta bir gün konaklayıp farklı bir şehre devam edeceklermiş. Ben de sabah İsveç’teydim dedim, biraz İsveç hakkında konuştuk. İnsanlık tarihi için önemli icatlarınız var dedim. Emniyet kemeri, Volvo, dinamit. Dahası var dediler, Spotify, Minecraft, IKEA 🙂 Sonra biraz Türkiye hakkında konuştuk, hepsi daha önce Türkiye’de bulunmuş, çok beğenmişler. Tekrar gelin bekleriz dedim. Zara Larsson, Duplantis, Alperen Şengün derken konu İsveççeye geldi. Dancayı anlayabiliyor musunuz dedim, yüzde 60’ını anlıyoruz dediler. Sonra arka masadan birine dokunarak siz bizi ne kadar anlayabiliyorsunuz diye sordu. Arkamızda oturan Danimarkalı grupla biraz istişare ettiler ve sonuç olarak yüzde 60’a karar verdiler. Yani birbirlerini büyük ölçüde anlayabiliyorlarmış. Komik ve sıcakkanlı çocuklardı, onlar otellerine döndüler ben de Proud Mary adında bir spor barına gittim. İspanya maçını izledim ve sonra ben de otelime döndüm.
Godnat!
Dördüncü Gün: Hygge!
Son günüme uyanıp otelden çıkışımı yaptım. Hava çok sıcaktı, ne kadar sıcak olduğunu ileride anlatacağım 🙂 Rug Bakery diye bir kafeye gittim, burada bir tatlı yiyip çay içtim. Uzun uzun oturdum, tadını çıkardım.
Kahvaltıdan sonra çok sevdiğim marka olan Uniqlo mağazasına gidip bir şeyler aldım. Uniqlo çok güzel ama Danimarka’da çok pahalı. Sanırım Asya ülkelerinden almak daha mantıklı. Hava çok sıcak olduğu için şapka aldım. Normalde şapka takma alışkanlığım yok ama bugün takılır diye düşündüm 🙂 Şunu fark ettim ki Danimarka’da insanlar hep terlik giyiyor. Genelde sade giyinmeye çalışıyorlar, açık renkler tercih ediyorlar. En şık kombinlerle, ağır elbiselerle bile terlikle geziyorlar. Tivoli’nin oradaki Lego Store’a gittim, orada şöyle bir şey gördüm:
70 kron karşılığında kendi mini figürünüzü oluşturabiliyorsunuz. Buradan saç ve aksesuar seçiyorsunuz, makineden de istediğiniz yazı ve görseli yazdırıp figüre ekletebiliyorsunuz. Kendim ve kardeşim için birer figür yaptırmak istedim. Birden kulağıma Türkçe bir ses geldi, dönüp baktığımda Lego Store çalışanının Türk olduğunu gördüm. İsmi Helin olan çok nazik ve yardımsever biriydi. Figür oluşturmamda bana yardımcı oldu sağ olsun. İki tane çok güzel figür oluşturdum 🙂
Buradan sonra Hard Rock Cafe’ye gidip oradan Kopenhag magneti aldım. Yürürken şöyle bir şeyle karşılaştım:
Kopenhag’ta bu otobüsten onlarca gördüm. İlk gün tur rehberinin bahsettiği mezuniyet kutlaması için üstü açık kamyon kiralama bu şekilde oluyordu. Bu konuda Yasemin Hanım da şöyle bir reels paylaştı. Kopenhag’ın meydanı diyebileceğimiz Rådhuspladsen’ta klasik harita pozumu verdim:
Hava çok sıcaktı, gerçekten çok fazla. Bir şeyler yiyip havalimanına gidecektim. Smørrebrød yemek için Hallernes Smørrebrød diye bir yere gittim. Oradaki çalışana hangisini tavsiye edersiniz, ilk kez yiyeceğim dedim. Somonlu olanı tavsiye etti ve nerelisin diye sordu. Türkiye dedim, daha önce gitmiştim çok sıcaktı dedi. Asıl burası sıcak dedim, güldü 🙂 Bugün Danimarka tarihinin en sıcak günü dedi. Nasıl yani dedim, tarihin en sıcak günü mü? Evet dedi haberlere bakarsan görürsün. Gerçekten baktım da gerçekten ölçülen en sıcaklık o gün yani 27 Haziran Cumartesi gününe aitmiş. Ne şanslıyım değil mi, 3 günlüğüne Danimarka’ya gidiyorum normalde buz kesen yesen yerde sıcaklık rekoru kırılıyor 🙂 Zaten hatırlarsanız o dönem Avrupa’da ciddi sıcak hava dalgası yaşanmıştı.
Smørrebrød böyle bir şey, bildiğimiz sandiviçin üstü açık hali. Fena değildi, gelmişken denenir tabi 🙂 Metro ile kısa bir yolculuk yaparak havalimanına geçtim. Orada Tax Free işlemlerimi hallettikten sonra uçağa geçtim.
Apronda 3 tane Türk kuyruklu uçak vardı, gurbetçilerin memleket ziyareti zamanı olduğu için charter seferler oluyormuş. Böylece bir gezinin daha sonuna geldik. En iyi seyahatim olmasa da hoş bir deneyim olmuştu. Yapamadığım, içimde kalan şeyler de vardı tabi. Bisiklete binmek, Viking müzesine gitmek ve diğer müzeleri gezmek. Yüzmeye yarım gün ayırdığım için bunlara vaktim kalmamıştı ama bir daha gidersem bu etkinliklere odaklanacağım.
Şimdi günün başlığına yazdığım Hygge(hüge) kelimesini anlatayım. Hygge, memnuniyet, keyif anlamlarına gelen bir Danimarka felsefesi. Küçük şeylerden huzur bulabilmek, küçük değişiklerle ortamı güzelleştirmek fikrine dayanıyor. Bu felsefeyi evimize, işimize, arkadaşlıklarımıza uyarlayabiliriz. Bu felsefeyi Danimarka’da geçen kısıtlı saatlerimde hissedebildim. Danimarka’da insanlar bisiklet binerken, güneşlenirken, arkadaşlarıyla sohbet ederken adeta keyif alıyor. Evlerde, kafe ve sokaklarda estetik kaygılar var. Küçük dokunuşlarla anlam katmaya çalışıyorlar. Bir de Lykke var, o da benzer ama daha genel bir felsefe. Danimarka’ya seyahat planlıyorsanız bu iki kavramı araştırıp öyle gitmenizi tavsiye ederim 🙂
Bazı popüler soruların cevabını sizle paylaşayım:
Danimarka pahalı mı?
Evet, hem de nasıl! Neredeyse Amerika kadar para harcadım. Oteller pahalı, en dandik hosteller bile el yakıyor. Yeme-içme, ulaşım hepsi çok pahalı. Gidecekseniz hazırlıklı olun yani.
Kopenhag/Malmö kaç günde gezilir?
İyi planlanırsa Kopenhag 3 gün, Malmö de bir günde gezilebilir. Detaylı planlar için Yasemin(@yaytekinn) Hanım’ın içeriklerine göz atabilirsiniz.
Danimarka/İsveç güvenli mi?
Sanırım gördüğüm en güvenli ülke. Japonya’yla kapışır. Christiania bölgesi dışında kendimi çok güvenli hissettim ve hiç bel çantasına veya ekstra önleme ihtiyaç duymadım.
Güncel uçuş haritam:

URL: https://banners-my.flightradar24.com/Serif.png
Gelelim teşekkür kısmına
Öncelikle gezi planımda bana yardımcı olduğu ve tüm sorularımı cevapladığı için Yasemin(@yaytekinn) Hanım’a
Doğum günü kutlaması için Farshid’e, (ممنون رفیق)
Gezimde bana eşlik ettiği için Alexander’a (Danke, Kumpel, wir sehen uns in der Türkei!)
Tivoli’de bize eşlik eden Portekizli Ana ve Rita’ya,(Obrigado meninas, até ao Porto!)
Hoş sohbeti ve yönlendirmeleri için Tivoli çalışanlarından Taner abi ve David’e,
Nezaketi ve yardımları için Lego Store çalışanlarından Helin Hanım’a,
Teşekkürlerimi sunuyorum!
İşte Kopenhag/Malmö seyahatimi özetleyen bir video:































